evlat acısı gibi üç buçuk saat


birileri bana kuşların uçabildiğini söylemeli.

o farkında olmasa da; asma merdivenin aralığından izlerken onu, içimden bin bir düşünce geçiyordu, her biri onu tanımlamaktan aciz. kaybolan diller kadar eşsiz bir rüzgar savurdu ipeksi saçlarını ve başladı varlık sancıları... 

"biz" ki "ben" bile diyemeyiz... yalnızlıktan. uzaklıktan.

uzanıp tutabilecekken ellerini, senin benim olduğunu bilmeyenler, benim cananım olduğumu bilmeyenler senden bahsettiler bana, senin olmadığın sahte muhabbet köşelerinde. seni sordum iyi dediler, yaşıyor işte.

çok sigara içmesin demiş benim için, öksürtüyor onu, uyuyamıyor sonra. güldüm sade ve sessiz. aramızda evlat acısı gibi üç buçuk saat varken, ben seni düşünüyordum gökten düşmeyen yağmur damlaları eşliğinde. ansızın başlayan yağmura ne kadar hazırlıklıysam sana da o kadar hazırlıklıydım.

annem ne der diye korktuğum ve uzattığım saçlar benim üniversite yıllarımın ilk yılına rastlardı, seninle aynı zamana. pantolonum diz yapmıştı seni ilk gördüğümde, belki sen o kadar da dikkat etmemişsindir. ama sahte muhabbet köşesinde hep senden bahsedilince lanet olası ekstra defterler açılıyor. eski yaralarımın kabuğu soyuluyor, tuz basılıyor acımasızca; ama simit ve ayran hala güzel.

herkes siparişini verdi, her zaman kahve söylerdim, bu sefer vişne suyu söyledim, sen onu severdin çünkü. kızardın sürekli kahve içmeme, ama sağ tarafıma yatıp da uyuyamadığım gecelerde alışmıştım kahveye, kağıtlarının köşesinde kahve izleri vardı sana yazılan şiirlerin. masamın üzerinde kültablasını ıskalayan asi küllere annem kızardı.

üstü açık uyur o hep demiş anneme açtığı telefonda, dikkat edin ona demiş. geceleri annem geliyor o günden beri, gözlüklerimi çıkarıyor ve saçlarımı elleriyle tarıyor, ben seni hayal ediyorum, kıpkırmızı gözlerim kapalı. kokunu getiren o şerefsiz yağmur burnumun direklerini sızlatıyor, annem uyumadığımı bilmesin diye çekemiyorum da. sırtımı iyice örttüğünden emin olduktan sonra odamın kapasını sessizce kapattı, ay ışığı gelirken penceremden.

sabahları daha fazla dayanamadığımdan kalkıyorum belki de, imkanım olsa her zaman uyurum. bünye daha fazlasını kaldırmıyor, çalar saatin köşesinde resmin varken uyanmamak evrenin kurallarına karşı gelmek gibi ve allah isyankarları sevmez. şıpsevdi kızgınlıklarım ve sis düdükleri vardı içimde, allah'ım sabahları bu kadar yükle uyanmak ne kadar acı!

oh be rahatladım.

hece ölçüsüz şiirler kadar güzeldin oysa sen ve annem yılmaz erdoğanın şiirlerini severdi, sigarasının ucundaki kül uzayıp giderken. uzun ve şehirlerarası yollarda sevmedim ben seni yılmaz erdoğan gibi, istanbulda trafik sıkışık olurdu ve ben yanağım cama dayalıyken seni sevdim en çok. bir yanağım soğukken diğerinden, yaşadığım onlarca duyguyu kağıtlar kaldıramazdı ve şoförle konuşmam yasaktı, yalnızdım otobüste bile.

senin için greenday dinledim, gitarımın yıpranan köşelerine bakarak.

kız kardeşim geldi yanıma. dizimin dibinde otururken beraberce izledik doğan güneşi, dinledik ezanı.

- abi seni tüm tokalarımdan daha çok seviyorum, dedi sıkıca tutarken elimi.

sustum.

annem balkonda sigara içiyordu.

sen uyuyordun.

kız kardeşim ve ben greenday dinliyorduk.

aramızda evlat acısı gibi üç buçuk saat vardı. 


1 comment

Aşk ve Zehir | 26 Mayıs 2010 10:40

AY gün gece sudaydı; çırpındı,nefessiz kaldı...

ve gün ağardı; yine ilk ışıkların o kör edici renginde ben,dizimin dibinde beni tüm tokalarından daha çok sevenle günaydın diyordum GÜNe..

biliyorum saatler gelip geçiyordu ama aramızdaki süre hep aynıydı.. 3buçuk saat..

...

Yorum Gönder