derinden gelen ney sesi


ilkokul üçten terk bir insandı, köyün tek yazarıydı, belki okuyanı çoktu ama köyün yazarı yoktu, şairi yoktu.

tüm sevgililere yazılan satırlar onundu ve kızlar onu bilmezdi, zaten kimsesiz bir adamı kim bilsindi. evine sadece bayramlarda uğranır, ramazansa şeker, çorba filan bırakılırdı, kurbansa et gelirdi, genç kızlar getirmezdi onları da, teyzeler getirirdi, güvenilmezdi kimsesiz bir insanı, neme lazımdı. böyle yazardı hep, satırlarında hep bir terkedilmişlik vardı. benim gibi biriyle konuşunca (hem de şehirdeydik üstelik, deplasmandaydı yani), kendisi gibi birini görünce şaşırdı, yazar olma iddiası olan birini görünce dahi şaşırmış ve yalnızlığı biraz olsun azalmıştı ve bu, çayını karıştırmasından dahi anlaşılıyordu, sesler daha bir neşeliydi sanki. gözleri değil, elleri gülüyordu sanki, kalemi tutan iki parmağı üvey de olsa kardeşini bulmuştu çünkü.

çayını içerken o bir yandan anlatıyordu hikayesini, kısa ama özdü:

" tüm erkekler kızlara, kız dememe bakma nişanlılarına, yazdıkları şiirleri bana yazdırırlardı, kızlar da bunlara vurulurlardı. benim neyim eksik dedim bir gün, sevdiğim bir kıza şiir yazdım bende, götürdüm ona, anası evden çıkmıştı, buda kapılarının önünde başka bir kıza fal bakıyordu narin elleriyle. o kadar güzeldi ki ona adanan kelimler onu anlatmaya acizdi, benim bildiğim güzel kelimeleri o bilmezdi, onun bildikleri onu anlatmazdı...

işte böyle arkadaş köydeki kızı sevdin mi, kolaylıkları da var zorlukları da var, neyse kelimeleri aştım, yazdım şiirimi, elimde saman kağıdıyla gittim, ben gelirken diğer kız ayrıldı anlamış gibi,

- sana şiir yazdım, dedim...
- o ne ola?

işte böyleydi gel de anlat şiirin ne olduğunu, sevilenlere yazıldğını, acıları anlattığını, aşkı anllattığını..

- hani sabahları okurduk ya istiklal marşını, ona benzer biraz...
- marş mı yazdın bana?

içimdeki ona yükselen bir marştı aslında ve ben analatamazdım arkadaşım bunu ona, söyleyemezdim, sevigliye yazılan şiirlerin marş olduğunu... "

- okuyayım bunu sana?
- dur bakem, ben neyimi getirem ben üfleyem sen oku, öle olmaz sade sesle...

beklemiyordum bunu ve titremeye başladım ben. (burada elleri de titremeye başladı nedense ve ben ona söylemedim, sesi çatallanmasın diye.) elimdeki kağıdadeğen yerler terlemeye başlamıştı, ve ney çıktı kılıfından. öyle derinden üflemeye başladı ki, birkaç dakika dinledikten sonra okumaya başlayabildim, şiirimi, sevgiliye yazılan marşımı, göz etmese bana oku diye, belki de hiç başlayamazdım, şimdi böyle dememe bakma...

(şiiri okuyacaktı kahvede, bir sigara daha yaktı filteresiz...)

neyin en acıklı yerinde girdim söze:

kayıplarda ruhum,
sen, benim en güzelim,
naif sesin ve miskten güzel kokun
toprak yolarında gönlümün
çatlaklar yarattın istemsiz
güneş gibiydin, sen dışarı çıkınca başlardı benim günüm.

geceler boyu beni yiyen kaygılarım
sabahlara kadar terleyişim
kollarımda sensizliğim
biterdi sen çıkınca dışarı
senin çıkışını beklemek o kapıdan
uzaklardan izlemek o çıkışını,
örtünün dalgalanması ama saçının gözükmeyişi
aşkımın masumiyetiydi adeta...

o tarafa bakacaksın diye ödüm kopardı aslında,
bilemezdin,
baksan belki de çekemezdim gözlerimi senden
gözlerinin mercan yeşilinden
örtünün naif çiçeğinden.

tuttuğum günlük ve senin hakkındaki onlarca not,
hepsi sonsöz niyetiyle yazılmış,
hepsi önsöz dahi olmayı başaramamış,
hiçbiri seni anlatamaz
terlemelerimi
terlemelerimi ve soğumalarımı
sıcağı ve soğuğu
gözlerindeki o derin yeşili,
sonsuzluğu,
hiçkimseyi beklemeyen o sisi,
o sisin içinden zor seçilen beni
kabul et mahremine,
uzat elini, ellerime..."

Reply to this post

Yorum Gönder