yarım putperest

etekleri yerleri süpürüyordu ve sakalları kıvırcıktı. başına doladığı beyaz örtüde yer yer kırmızı izler vardı. üstü başı pek temiz sayılmazdı, elindeki kitabın meşin kapağı parlıyordu güneşin altında. gözlerini kısarak yaklaştı, ayaklarından tahtalara özgü tok bir ses geliyordu her adımını atışında. simsiyah ayak tırnakları üzerinde beyaz elbisesiyle uyumsuz; bunu takar gibi bir havası yoktu.

bulduğu gölgeye oturarak elindeki kitabı açtı. önüne açtığı mendil çok kişiyi şaşırtıyordu. kitap okuyan bir dilenci olur muydu? ama o dilenci değildi, sadece havalanması için mendilini sermişti. omzundan dürttüğünde parayı atan adamın irkilmesi bundandı. elindeki kitabı elleri sıkı sıkı sarıyor, kimse bilmez kitabın içeriğini. çok kez dövülmüş gibi görünen ve dişleri çökmüş bir ihtiyarın kitabı kimsenin umrunda değildi. gelen giden süzüyordu, bakışlar içinde geçer ve kaybolurdu sonra.

yanına yaklaşan biri sordu:

- meczup musun, necisin?
- ...
- derdin ne be adam? eğer okuman yazman varsa bir şeyler isteyeceğim iyi para veririm.
- ...
- söz veriyorum, kötü bir şey istemeyeceğim senden.
 kafasını kaldırdı, yüzüne vuran güneşten memnun olmayarak adamın gözlerini aradı, bir kaç saniye süzdükten sonra;

- boş sözler verenler ve bunlara inananlar ancak şeytanın yolundadırlar.

yeni gelen adam sessizce uzaklaşırken kitabına döndü. sırtı dümdüz olan adamların dert çekmediğini bilirdi.

verilen selayla beraber ayaklarını topladı alışkanlıkla. öleni bilmiyordu ama ağlayamayan ve haykıramayan birini görmüştü, ürpermiş gibiydi, hem de bu havada. olayın vehametinden etkilenmişti, ilk kez ölüm görmemesine rağmen.

ölünün kokusu değil de naaş kalkerken duyulan kokudan nefret edilir. gelen tütsü kokusundan uzaklaşmak için eteklerini ve çantasını topladı, her yanı eprimiş. yavaşça toprak zemini ezdi. ayağının altındaki topraktan zerreler havaya karıştı. her fırsatta kendisini tekmeleyen katilin cenazesi kalkıyordu, onu sevmeyen kardeşi ve bir kaç kişi dışında musallanın yakınında kimse yoktu.

onu gören herkes şöyle bir dönüp baksa da aldıracak durumda değildi. sağ bacağının üstünü ovuyordu. yatanın o olduğunu, öldüğünü bilse de geri gelmesini, bir sonraki seferde hedefi bulmasını diliyordu. kendisini açık etmemişti, ölen katildi ama putperesti korumuştu.

naaş kaldırldı, bir çınarın dibine açılan dikdörtgen şeklindeki oyuğa sadece beyaz bir kefenle yerleştirildi. kardeşinde hiç bir renk yoktu. sanırım ölü ona dokunulmazlık kazandırmıştı.

imam sakin ve biraz da dalgın bir şekilde, tek düze bir sesle idare etti töreni. fısıltıyla iyi bilirdik dedi iyi bilenler. onun adını duydu ve yere tükürdü. anglo sakson bir tepkiydi bu.  imam kafasnı eğdiğinde bir an önce işi bitirmek isteyen kardeşinin ilk toprağı acaleyle atması aklının bir köşesine yazıldı. kefene sarılı bedene çarpan tok toprak sesi kesildi bir süre sonra.

kardeşi ona yaklaştı ve sordu:

- bir katilin katledilmesi paradoks mudur ilahi adalet mi?

sustu, bir cevap yoktu. sorma sırası geldiğinde sordu:

- abin cehenneme gidecek inancına göre. inanıyorsun, neden?
- sorgulamam. inanırım.

kardeş uzaklaştı. üstlendiği sorumluluklardan sırtının kamburlaşmıştığını farketti.

elindeki kitabı daha sıkı kavradı ve su içti. tütsü kokuyordu.

Reply to this post

Yorum Gönder