çekip gitmek sıkar biraz

ister istemez bakıyordu boşluğa, onu çeken bir şeyler var gibi. yavaştan bir ud sesi geliyordu, yanık sesli birinin eşlik ettiği. o olsaydı bayılırdı bu arabesk müziğe, bana rağmen. aşk nefrete yakındı çünkü.

bir yarım saat sonra gelecekti, elleri titriyordu sigarayı yakarken. çay ocağına oturdu otogarda. mektubunu alıp almadığını bilmiyordu. ne yapacağını da. gelmişti ne yapacağını bilmeden. yaralarından bahsetmişti mektubunda, onun açtıklarından. dedesi demişti: "insan kendi yaralarına kabuk olamaz."

beklentileri karşılamaktan uzak bir görüntüsü vardı belki de, çay gibi. sönen sigarayı bastıktan sonra tablaya bir tane daha yaktı, geçmeyen dakikalar ve bitmeyen düşünceler vardı dumanında dağılan. oğlunu uğurlayan babanın gözünden düşen bir damla yaşı takip etti yere düşerken. dar bir sokakta bir artı bir eve taşınacaktı bugün. annesine ve kardeşine veda etmişti. ondan kendisini götürmesini isteyecekti bugün, acıtsa da bu çılgın dünyaya vermemesini isteyecekti.

"beni vur beni onlara verme..."

aşık olduğu vakitlerde ona inat soğuk havalara kucak açan istanbul, yalnız olduğu günlerde açık hava sineması gibiydi. sormak istiyordu ona: "şimdi mutlu musun istanbul, söyle! kandırdın beni."

gelmişti. gözüm gözlerinde, baktılar mı içim titriyor, hissediyorum, bir adamın içinin titremesi iyiye işaret değil. rüzgar dalgalandırıyor saçlarını. her saç teline bir yaramı bağlıyorum, böyle hayran hayran seyretmek iyi değil.

- "sen burada mısın?" alaycı değildi. endişeliydi, ellini tutmuştu.
- "evet buradayım." ayağa kalkmıştı, sol elindeki sigarayı avucunun içine çekmişti. rüzgar vardı.
- "mektubunu aldım çok endişelendim senin için." o yüzüme bakıyordu benim, bense yere..
- ...
- "seni seviyorum artık. gerçekten." işte burada yalan söylüyordu.
- "hayır, sen beni değil yaralarımı seviyorsun." sigarayı tuttuğu elini yumruk yaptı. bir sızı kapladı tüm vücudunu. elini çekti. elinin sızısından gözleri dolmuştu.
- "yapma, lütfen..."

ufak bir not sıkıştırdı eline. arkasını döndü ve gitti. rüzgar vardı, babasından aldığı saçları dalgalanıyordu. sol elini açtı ve sönmüş sigaranın bıraktığı ize baktı avucundaki. bir tane daha yaktı.

geride bıraktığı nota baktıktan sonra ağlama sesleri geldi arkasından.

"o gün seni dönüşsüz bir yola uğurladım, ardından el sallamadım hiç, kural böyleydi. dönüşsüz ve duraksız yolun umarsız yolcusuna el sallanmaz, ağlanırdı. ağlayamazdım ben. dünyada uğruna ölünecek bir kadın yok. ama ben senin için bir kez daha ölürdüm isteseydin. hoşçakal."

greenday dinleyip, yüzüstü yatıyorum hâlâ. topunu alıp giden sendin her seferinde, bu sefer de ben gelmiyorum, kal öyle.

aramızda saatler vardı eksiden..

sen gittin ve kendimi başka yaralara kabuk olurken buldum.

ben çekip gidemem, sıkar biraz.

Reply to this post

Yorum Gönder