Ægroto dum anima est, spes est. (Erasmus, Adages, 2.4.12)

yanılsamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yanılsamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2010 Cumartesi

fırsat buldukça insanların arasına karışmak


kalabalıktan nefret ediyorum. hatta korkuyorum.

belki de bu yüzden walkmanimi taşırdım yanımda eskiden, şimdi telefonu taşıyorum, şarkı dinlemezsem bile, kalp atışını kaydettim, tekrar tekrar dinlerim onu. insanların gürültüsünü kafam kaldırmıyor artık. mütemadiyen şapka takarım, başparmağımda yüzük olur, ve en ufak güneşi fırsat bilip numaralı güneş gözlüğümü takarım. siyah-beyaz bir hayat ve insanlardan kendimi soyutlamak için. kalabalığı görünce sanki beni içlerine çekecekler diye hissediyorum.

ama olmuyor artık. yaşım gittikçe artıyor ben istemediğim halde, kendime söylediğim yalanlar ve güneşi sıvadığım balçıklar dökülüyor tek tek üzerime. cesaretimi topladım bugün, şişedeki mektuplarımı çıkardım. tek tek okudum. rafa kaldırdığım ayakkabı kutusunun içindeki eskilerime baktım. belki de hep orada kaldığım için hayattan zevk alamıyorum, hep benim şeridimde yol çalışması var gibi geliyor nedense.

şimdi çıkacağım dışarı, hava soğuk ama güneşli, tam benim gibi, gülümsemesi eksik olmayan çirkin bir surat.

tek başına yalnızlık bir yankıdır

4/03/2010 12:23:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , , No comments

dört köşeli odamda duvarlar bana bakıyorlar ve dkiyorlar gözlerini üzerime, içtiğim sigaranın dumanıyla örtüyorum duvarların gözlerini. bir milisaniye gibi kısa bir sürede, gözümün önüne gelen annemin hayali ve burnuma gelen kokusu sarhoş ediyor beni. ve sonra başlıyor varlık sancıları... ruhum etimi kabul etmiyor, boğazım dumanı kabul etmiyor ve öksürmeye başlıyorum. saatimin alarmı çalıyor ve gece başlıyor tüm sessizliğiyle.

kendime bir bardak kahve yapıyorum ve tüm sanallığımla yaşamaya başlıyorum hayatı. gerçek hayatta kuramadığım ilişkilerin yapay olanlarını yaşayorum. sanal gülücükler atıyorum etrafa. üç tarafın yalnız olduğunda karalnık dersin düzelten olmaz, işte o zaman karanlığın içinde teksindir. metastaz yapan kötü bir tümör gibi annesizlik. her tarafıma yayılıyor.

ve anne diye haykırarak uyandığın kabuslarımdan sonra, yankılanan seslerimden sonra ağladığımı kimse bilmez. yalnızlığımı yankısına ağlıyorumdur ve terli terli uyandığım zaman hissettiğim soğukluğu sadece annem hisseder binlerce kilometre uzaktan, sanaldakiler hissetmez, hissedemez. doğaya aykırı bu. üzerin açıldığında örten anne profilini geride bıraktığın zaman anlarsın annenin seni karşılık beklemeden seven tek varlık olduğunu, sevgili dahi sevgi bekler çünkü.

ve sen onu kaybetmişsindir, kabusundan sonra yankılanan anne sesiyle başbaşasındır artık.

2 Nisan 2010 Cuma

happy ending

4/02/2010 05:31:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , , No comments

mutlu son kadar sınır geçmek de film klişelerinden birdir. şüpheli sınıra kadar gelir oradan öteye geçemez, sirenler polisler filan. dikenli telleri uyarı olarak alan az insan var dünyada. birde dikenli tellerden canının acıması pahasına geçip özgürlüğünü kazananlar var, herkesin hayranlıkla izlediği. çoğu kişi göze alamaz bunu, göze alanlardan bazıları geçemez sınırı, geçenlerden bazıları umduğunu bulamaz, çok ufak bir kısmı-ne istediğini bilen- umduğunu bulur, istediğini alır.

aşık olmak da buna benzer biraz. çoğu kişi o dikenli teli uzaktan seyredip kendi ülkesinin orta kısmında gerçeklikten uzak mutlu bir yaşam sürerken, sınırlarda yaşayanlar her daim huzursuz, ve hislerinde karasızdırlar, ne kendi duygularının vatandaşı olurlar ne dışarının, cesaret eksikliği en büyük zaaflarıdır. bir de denize sınırı olan insanlar vardır, bunlar sevenlerdir ama gelen dalgalara alışık olmalıdırlar. fazla açıldıklarında girdikleri sulardan çıkamayabilirler zira.

bir de bütün bir yolu o sınır geçmek için, sevmek ve sevilebilmek için gidenler vardır. planları vardır gelecekle ilgili, sınırı geçmekle ilgili. mutlu sonla ilgili. ama daha yola çıktığında annesi tarafından, yol üzerineyken manevi hava tarafından engellenirsin, vicdanın bile bile yara almana, sınırı geçmene müsaade etmez. tüm bu engelleri geçtiğin zaman, vicdanının sınırına geldiğin zaman, karşıdan sana el sallayan kalbine mi, yoksa bu taraftaki ruhuna mı mı cevap vereceksin bilemezsin.

işte o an o dikenli telleri koruyan vicdanına yakalanmamak için, mermilere isabet olmamak için hızlı davranmalısın, vicdanın telleri eskisin diye yıllarca o tellerin önünde beklersen, ne kalbin seni dinler bir daha, ne de karşındaki bekler seni yıllarca. bir kere kara verdin mi o tellerin arasından geçmek için yarı yolda canının acımasına aldırırsan, hayatın boyunca arada kalırsın, sen sevdiğinin seni oradan çıkaracağını düşünüyorsan yanlışlardasın. fanilerin pek azı böyle bir şeye nail olabilmiştir. yarı yolda açılan yaralarına bakma, köprüden geçerken aşağıya bakmadığın, intihar edeceğin binadan aşağıya bakmadığın gibi. zira intihar edeceklerin birçoğu binanın yüksekliğini göze alamadıklarından hayatları boyunca arada kalmışlardır.

arkandan seslenen vidanına ve mantığına aldırma dikenli tellerden geçerken, karşına bak, yeni doğan güneşin kızılıığını görüyorsan doğru yoldasın demektir. geride kalan bacağını da kurtardığın zaman tellerden, orada kalan elbise parçalarına ve damlayan kanına aldırma, geriye dönme asla, en iyi zafer henüz kazanılmamıştır. sen de kazandım sanma.

koş. arkana bakmadan koş, güneye doğru, güneşe doğru koş. yalpalayıp düşmelerine, tepende dönüp duran akbabalara aldırma, onlar anca vazgeçenlerin bedenlerinin sahipleridir. etrafta gördüğün onlarca kemik kalıntısına aldırma, onlar bu yolda düşüp şehit olanlara doğanın sahip çıkma şeklidir. güneş tepeye yaklaştığında, vahayı göreceksin, rüya sanma, yüzünü yıka ve ayaklarını ıslat. güneş yakıcılığını hissettirmeye başladığında, her toz zerresinden dahi sıcaklık fışkırmaya başladığı zaman, bir ağacın gölgesinde uyu. rüyanda onu göremeyeceksin, sadece karanlığı göreceksin, huzuru göreceksin.

kalktığında yüzünü yıkamak için eğildiğin suyun başında, suretinin hemen yanında sana sevdiğinin gülümseyen suretini görürsen şaşırma.

 videonun embed kodu kaldırıldığı için direkt link verebiliyorum:
mika - happy ending -youtube - offical video

not: only_ocean' a teşekkürler. 

dahi anlamına gelen sen ayrı yazılırdın benden

4/02/2010 12:23:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , , , No comments

zemin kattan gökyüzüne yazılan bir şiirdin sen, ellerimin uzanmadığı, gönlümün karanlığına ışık.

gecelerim sabahlar oldu, açık pencereden gelen yalnızlık ruhumu esir etti, ellerim üşüyor sana bu satırları yazarken, titrek ellerden sana yazılan satırlar çirkin, yüzümden bile çirkinken, nasıl beklerdim beni sevmeni, ellerimi tutmanı. içtiğim sigaranın dumanından önümü dahi göremezken, benle bir geleceği istememeni anlıyorum aslında. kendi geleceğimin olmamasını anlıyorum...

yokluğunda üç noktalara farklı anlamlar yükledim, dahi anlamına gelen sen ayrı yazılırdın benden ve sevda itiraz etti buna. ayrılığın hapisanesindeki en karanlık zindana hapsoldum, bir ekmek, bir testi suyla geçti günlerim ve tütünsüzlükten vurdum duvarlara kafamı. sensizlik damarlarımda gezerken dört köşeli yalnızlığım kesti yüreğimi, akacak bir kaç damla kanım da kerpiç zeminde kayboldu.

sen gideli tam bir sene oldu ve hiçkimseye yazılan şiirler odamın her tarafında. gözlerimin altındaki torbalarda biriktirdim gözyaşlarımı, perdelerimi açmıyorum günlerdir ve gündüzleri uyuyorum, güneş kör ediyor beni. beklentiler altında eziliyorum ve savaşmak için kazdığım bu siperde sadece senin sevdanla değil,
kendime karşı yarattığım orduyla boğuşuyorum, kan gövdeyi götürüyor ve ben hala filtresiz sigara içiyorum. bu savaşta ölsem toprağın beni kabul etmemesinden korkuyorum, leş kargalarına yem olmaktan daha beter bir korku bu ve yalnızlığım dört tarafımdan hücuma geçiyor.

sabah ezanları okunurken, güneşin kızıllığı kanatıyor bulutları ve düşen yağmur damlaları seni taşıyor dağınık saçlarıma, yağmur damlasıyla inen melek tekrar havalanıyor gökyüzüne, yalnız kalıyorum yine ve can yakıcı bir ney sesi bölüyor binbir parçaya beni, parçalarımı toplayacak gücüm yok. benim dualarımda sen varken, bana dua edecek kimsem yok, nasıl bilirdik sorusuna yalnız diye cevap verecek onlarca kişiyi tanımama rağmen. dudaklarımın kurumasını dahi engelleyemiyorum, içtiğim su çimdeki yangını körüklüyor sanki ve yazdığım satırlarda yalnızlığımı perçinliyor sensizlikle.

çok "ve"li satırların sebebi sensin, yazdığım satırlar öte tarafta yakama yapışacaklar biliyorum, verecek bir cevabım olmamasına rağmen seni anıyorum hala.

31 Mart 2010 Çarşamba

şüpheli merdiven sesleri

3/31/2010 03:53:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , No comments

1950'lerde yapıldığında harikaymış bu bina diye içinden geçirdi. elinde bir fotoğrafı vardı binanın siyah-beyaz. ailenin kızının ölümünden sonra, bina terkedilmişti ve kimse almaya yanaşmamıştı. paltosunu giymemişti hava güzel diye, havada ona inat kötüleşmemeye başlamıştı. griye çalan renkleriyle bulutlar binanın üzerinde akbaba gibi dolanıyorlardı. bu duruma aldırmayarak taşlı yola girdi, bir yandan da fotoğraf makinesini kontrol ediyordu, siyah beyaz fotoğraflar çekecekti bugün. yanında kimse yoktu, en yakın arkadaşı onu ekmişti.

binaya yaklaşınca, binanın tamamen betonarme olmadığını farketti, kolonlar dışındaki heryer ahşaptandı. yöre nemli olduğundan ahşap olan duvarlar çürümüştü ve çok kötü kokuyordu. evin şu anki sahibi, evi ilk yaptıran kişinin çocuklarındandı: mahmut yakut. çok nazik bir insandı ama gene de onda kötü birşeyler sezinlemişti orçun. ona belli etmemişti bu durumu, adamın da çok umrunda değildi, evi unutmuştu zaten orçun gelene kadar. bitirme projesi olarak 50'ler mimarisini inceleyen tezler bekleniyordu, hocası da ona bu binayı önermişti. nikon slr fm3a analog makinası yanındaydı, yakın çekim yapacağı için lensleri yanına almamıştı.

evin içine girdi, her iki taraftan da üst kata uzanan kıvrımlı merdivenler dikkatini çekti ilk olarak, merdivenlerin başlangıç kısımlarında ağzı açık yılanlar bulunuyordu, son derece güzel bir el işçiliğiyle yapılmıştı. birkaç farklı açıdan fotoğrafını çektikten sonra, üst kattan tıkırtılar gelmeye başladı, dışarda rüzgar var diye düşündü, heyecanlanmamaya çalışarak. elleri titreyerek ilginç gördüğü yerleri fotoğraflamaya devam etti, ama merdivenlerin her bir basamağından farklı sesler geliyordu, gıcırdama seslerinden farklıydı bunlar. basamaklardan biri çökünce yüreği hopladı, bir kaç basamak geriledi. kırılan yerden parlak birşeyler gözüküyordu. fotoğraf makinasını ıssız bir yere bakan pencerenin pervazına bıraktı. biraz zorlayarak basamağın üzerini tamamen açınca, şeffaf bir poşet gördü, heyecanını bastırmaya çalışarak elini uzattı, elini batan birşeyi hissedince hemen geri çekti, akrep vardı bir tane, ama zehirinin çok etkili olmadığını biliyordu. simsiyah olanların zehirli ölümcül değildi, uyuşturuyordu sadece.

hızlı hareket ederek poşeti oradan çıkardı ve heyecanla açtı, içinde bir kız fotoğrafı vardı, şaşırarak bunu ölen kıza ait olduğunu farketti. çok güzelmiş diye içinden geçirerek bir kenara bıraktı fotoğrafı, elinde başlayan uyuşma kolunu etkisi altına almıştı. poşetin içinde şiir karalanmış kağıtlar vardı, kızın olmalıydı bu şiirler, yazı çok güzeldi çünkü. bu arada tıkırtılar iyice artmaya başlamıştı, vücudundaki uyuşmayla beraber. rastgele bir kağıdı seçip okumaya başladı satırları:

"Aşağılara baktı adam zirveden
Başkalarını gördü
Sustu adam...
Ağladı kadın...
Gözyaşını verdi adama
Almadı adam..." *

istemsiz bir şekilde fotoğraf makinesine uzandı, merdivenlerin aşağısından yukarısını fotoğraflayacaktı. sol kolunun uyuşmasına aldırmayarak, makinayı gözlerine doğru yanaştırdı, kadrajı ayarladı ama makinayı bir türlü sabitleyemiyordu, sol kolu yüzünden. az önce kırılan meriven basamağının üzerinde bir genç kız vardı, yüzü az önce gördüğü fotoğraftakiyle aynıydı, ama saydamdı sanki, bir eli trabzanlara tutunmuştu diğer elini ona uzanıyordu, artık çekmem lazım diye düşünüyordu, bu sahneyi kaçırmamalıydı. gözlerine perdeler inerken, fotoğrafı çekmeyi başardı, sol kolu artık tutmaz haldeyken yığıldı kaldı merdivenlere, rüzgar uğulduyordu, gözlerini işlemeli tavana çevirdi, yüzünün üzerinde kızın yüzü vardı sanki, ellerini yavaşça yüzüne doğru yaklaştırdı kız, gözkapaklarını indirdi.

neden sonra uyandığında sol kolunda müthiş bir ağrı vardı, makinanın ön camı patlamıştı düşmenin etkisiyle, üstünü başını silkeleyip ayrıldı oradan, elinde bir poşet dolusu şiir, yıllar önce ölen kızın fotoğrafı, gördüğü hayalin güzelliğiyle.

"düşümde sonsuzluktasın dedi başka ses
dans etmekte soluklar
ser hoşluk anı
dolaşıyorum uçarı
yüzümde külrengi bez parçası
dostlarım uğruyor inleyen dizelerle
seyyar yolcular geçiyor
tutuyorlar kollarımı bacaklarımı
esmer tenim yakarmakta
toprağın ateşiyle
iki büklüm hayaletim
dolaşıyorum dostlar arasında
bir ses yükseliyor
bu daha ölmemiş
kaldırın başını daha dik
öğrenecek aşk-ı
günün renkleriyle" **

*: nurdal ünsal şiirinden alıntıdır.

**: saniye gündüz yıldırım şiiridir.

seni bir bomba gibi taşımak bu göğüste

3/31/2010 03:47:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , , , No comments


uçurumdan düşmemek tutunduğum daldın sen, incecik ve narindin, benim nasırlı ellerime yakışmazdın, sonra bıraktım kendimi boşluğa. kendimle birlikte seni de sürüklemeyezdim yalnızlığıma. sen bunu haketmeyecek kadar masumdun çünkü, bunu haketmeyecek kadar güzeldi gözlerin.

sessizliğimin sesiydin sen, yalnız gecelerde dinlediğim. dizlerimi göğsüme çekip ağladığımda dökülen gözyaşları senin içindi, ama çağıramadım seni gecelerime. sürükleyemedim seni kendi karanlığıma, çünkü bunu haketmeyecek kadar ışık saçıyordun dünyaya, bunu haketmeeycek kadar güzeldi sesin.

yalnız geçen gecelerimin güneşiydin sen; yavaşça kızıla bürünürdün sabahları ince bir çizgi halinde, sonra yükselirdin göğe doğru, sen olmadan uyuyamazdım ben, sen yükselmeye başlamadan gözüme uyku girmezdi. ışığın yatağıma vururken rüylarımda gödüğüm sendin, sen bilmesen de.

dahi anlamına gelen sen ayrı yazılırdın benden, ben ısrarla bitişik yazmama rağmen. dilbilgisi hatası değildi benimkisi, azaltmaktı sensizliğin keskinliğini, kimse bilmezdi.

kanayan umutlarıma devaydın sen, kelimelerin ifade edeceğinden fazlaydın, üç harfli aşk kelimesinin ifade edemeyeceğiydin her zaman için, içi yanan birinin üflediği neyden çıkan sestim ben, seni severken. seni bir bomba gibi taşırdım bu göğüste, patlamaya hazır.

yazılamayacak kadar içimi doldurandın... bir bomba gibi yürekte taşınan; kimliği belirsiz biri tarafından bırakılmış.

30 Mart 2010 Salı

sevilen şehrin son notası



 the killer- bones 

bineceği tren birinci perona gelecekti, az önce bet bir sesle duyurulmuştu bu. herkes birden hareketlenmiş, trene binmeden önce son sigaralar yakılmıştı. saat dokuza doğru geliyordu, her yolculuk öncesi başlayan karın ağrısı başlamıştı, lanet olsun diye geçirdi içinden. çantasından ağrı kesiciyi çıkardı, bir iki tane kalmıştı zaten. bir tanesini attı ağzına, zorlamadan yuttu. karın ağrıları genelde makam hırslarından kaynaklanıyordu insanlarda, kendisinin hiç böyle bir amacı olmamıştı, fazla hırslı bir insan değildi. zaten hırslı insanlar genelde doğuştan yeteneksiz insanlardı, plansız programsız insanlardı, vakitsiz insanlardı.



kaldığı otel çok kötüydü bu sefer. otel düşündüğünde oradan aldığı faturalar aklına geldi, cebinden çıkardı onları, buruşturup raylara attı, ona bakan yaşlı teyzeye aldırmadan bir sigara daha yaktı. saati durmuştu, gene mi diye sağlam bir küfür savurdu, ama bu sefer içinden, trenin başı gözükmeye başlamıştı. zaten hep ben başladığımda olur böyle şeyler dedi, çantasından walkmanini çıkardı, yeni nesil bir kaç çocuk ona hayretle bakarken beş altı kasetten birini seçti, kulaklığını ayarladı. yandan askılı çantasının derinliklerine bıraktı walkmanini. sabah güneşi gözlerini rahatsız ettiği için taktığı güneş gözüğünü çıkarıp, normalini taktı. vagonlar geçerken sanki zaman yavaşlar gibi oldu, ama zihni onu düzeltti, zaman yavaşlamaz, zaman sabittir, algın yavaşlar diye.

tren durduğunda tam kapının önündeydi, insanların iteklemesine aldırmadan önce inenlere yol verdi, elinde ağır bir bavul olan teşekkür etti ona, kafasıyla birşey değil dedi. daha sonra bindi trene, ayrılık vakti gelmişti bir şehirden daha, ama aldırmıyordu buna, gitmelere alışmıştı çünkü. kokusunu ve yazıalrını bırakmıştı bu şehre, şehrin kokusu da üzerine sinmişti zaten, alış-veriş tamamlanmıştı şehirle arasında, sadece sevilen şehrin son notasını, trenin kalkış düdüğü bekleniyordu artık. en öndeki vagondaydı yeri ve aksi gibi trene tam ortadaki vagondan binmişti, insanlar önce oturabilmek için yarışırken arkasındaki insanların sabırsızlığına aldırmadan sonsuz bir dinginlikle bekliyordu. en sonunda yerine vardığında montunu yavaşça çıkardı ve astı. kışın ortasında kısa kollu bir giyisiyle gezen tek insandı.

insanların ona baktıklarını biliyor ve aldırmıyordu, alışkındı buna, farkedilmesi sorun teşkil etmiyordu gençliğindeki gibi. pencereden dışarıyı seyretmeye başladı, hiçbir zaman ona el sallayan biri olmamıştı ya da arkasından gözyaşı döken. anlamsız geliyordu bunlar ona, ama saygılıydı yine de, annelerin sevgililerin gözyaşları kutsaldı çünkü. çok şehir gezmişti ve gözyaşları dinmiyordu hiç, ölümler azalmıyordu. ve hep trafik kötüyüdü ve çimlere hala basılıyordu, şehirler ağlıyordu ama kimse duymuyordu. kimsenin şehirlerin duyguları olacağı aklına gelmiyordu nedense. trenin kalkmasına az bir vakit kalktığı duyuruldu gene aynı bet sesle.

son bir kez şehrin gökyüzüne baktı, gözlerine yani. yağmur başlamak üzereydi, demek ki şehirler bile sevdiği insanları gözyaşıyla uğurluyorladı. elini cama değdi, ağlama demek istedi ama şehrin lisanını bilmiyordu, o da içinden geçirdi hoşçakalını, sevgililer anlardı cananın kalbinden geçenleri, en azından öyle öğrenmişti. lokomotif'ten acı bir çığlık duyuldu ve yağmur şiddetini artırdı, koltuğunu yatırdı ve sağ kulağına takmadığı kulaklığıda taktıktan sonra dinlemeye başladı şehrin son notasını:

"...yola geri döndük yeniden
ve yldızlara bakacağız eskisi gibi
tekrardan arayaışlardayız,
okyanusunu aşağısında,
sadece su ve kum var,
ve okyanusla ellerimizi tutuşacağız
senelerden sonra..."

29 Mart 2010 Pazartesi

bazen kendimi mozambik kırsalında, elimde bavulumla otobüs beklerken buluyorum

3/29/2010 01:51:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , , , No comments

 bazen kendimi mozambik kırsalında,elimde bavulumla otobüs beklerken buluyorum... veeee.... korkarım ki, burası güzergâh bile değil!!!!

ne buyurulur?

birisini bekliyorsun, elinde bavulun olduğuna göre, geri dönmeyeceksin, ardında bırakmak istiyorsun herşeyi. unutmak istiyorsun...

güzergahta beklemiyorsun, demekki seni alacak otobüsün seni bulmasını bekliyorsun, ama umutlu da değilsin, seni bulup bulamayacığına dair kuşkuların var. ve yine bu durumda, sıradan insanların kullandığı güzergahları kullanmıyorsun, demekki sıradan bir insan değilsin, zor olanı seçiyorsun, iki yoldan az kullanılanı deniyorsun.

ve kırsaldasın, kalabalıktan hoşlanmıyorsun, yalnızlık hoşuna gidiyor biraz, ama gittiğine göre birşeyleri değiştirmek istiyorsun, belki herşeyi değil ama bazı şeyleri...

mozambik gibi bir yerin kırsalını tercih etmek ise, yaşanılmamış olanı yaşamayı denemek gibi biraz, zaten zor olan şartları biraz daha zorlayarak kendi sınırları keşfetmeye çalışıyor, kendini tanıma yolunda ilerliyorsun...

güneş şafağı terkediyor, gitmek lazım bu diyarlardan...

şu şarkıda aynı hissiyatı verbilir aslında: hüma kuşu.

yalnızlığı kuralına göre oynamak


yalnızllığın çıkmaz sokağına sapan ilk kişi kabildir. dönemediği için onu hala konuşuyoruz belki de. yalnızlıkta bu yazı gibidir, inişli çıkışılı, gelgitli, kimi zaman birinci ağızdan, kimi zaman isyan eder şekilde, kimi zaman mahsun ve çekingen. sevgiyle aynı notalara sahiptir aslında, sadece notların durduğu yerler farklıdır. bunları bilip de yalnızlığın sesine kulak verenler kaybetmezler hiçbir zaman.

kendi sessizliğinizi dinlediğiniz zaman kalbiniz çift atar sanki, bir ritmi bile diğeri takip eder. hal böyleyken, insanın yalnız olması, yalnızlığı tercih etmesi zor. ama başarabilenlerdenseniz, doğaya karşı geliyorsunuz, tabuları yıkıyorsunuz. bu hayatta herkes ayakkabısının diğer eşini bulamayabiliyor, ya da bulduğu eş yarı yolda ayağına vurabiliyor, su alabiliyor, kötü günde sizi yarı yolda bırakabiliyor. risk almayı sevmemek korkaklık değildir. herkes kendini korumak için gelir hayata, yaşamak için çırpınır.

yalnızlık insanın kendini koruma mekanizmasıdır ve sanılanın aksine yalnız olmak kendini sevmek değildir. yalnız olmak, sizden üstün olan yaratıcıya özenmektir. başaramıyacağınızı bile bile girmektir o yola. kalabalıklar içinde kaybolmaktansa hiçkimseye şiirler yazmaktır kendinizin okuyabileceği. rüyasız uykular görmek ve dizlerinizi göğüsünüze çekerek uyanmaktır her sabah. osmanlıca bir kelimenin vurculuğuna alışmaktır, geldiğin dünyaya karşı alerjin olmasıdır. sokak, insanlar ve monotonluk hasta eder seni. ekmek almaya bile çıktığında dayanamaz olursun insanlara, küçük hayalleri gördükçe neden dışarı çıktığını sorgularsın çoğu zaman. kendi hiçliğinde dilenci olmak bile daha güzeldir.

yalnızlık karanlık bir sokak değil; ya da düşenin boğulduğu bir yere de benzemiyor. hayata giri gözlüklerle bakıyorsunuz. doğru ve yanlış, mutlak gerçeklikler olmuyor hiçbir zaman. gerçekliği sorgulamıyorsunuz, o da sizin varlığınızı sorgulamıyor. siz de yazdığınız kağıda düşen sigara külünü sorgulamıyorsunuz. eğer iyice sıkılırsanız bu hayattan, en yakın hastaneden ambulansı çağırıp iki yane uyku hapını atın, kaltığınızda size ilgi gösteren insanları not edin. bir hafta sonra aynı insanların size olan ilgisinin nasıl değiştiğine bakın, yalnızlığınızın kıymetini anlayın. tüm insanların iki yüzü vardır her zaman ve ölüme yakın olan insana gülen yüz gösterilir. yalnızlığı karanlık sokak gibi gösteren ve geveze söylevleriyle insanlrı kandıranlardan yalnızlık hakkını alacaktır.

ama yalnızken durduk yere birine aşık olmayı başaramazsın, yeltenmezsin bile, risk almamak yüzünden değildir, kendi yoğunluğunda birini bulamamaktır çoğu zaman sorun. seni kendine göre konumlandıran kişi senin hayatına ortak olmak ister, ama ruhlar birbirine uymaz hiçbir zaman. ruh ikizi diye birşey yoktur hayatta. içgüdüler farklıdır seven ve sevilen arasında. durumlar farklıdır. ve her aşkta razı olan ve elde eden vardır. aşkın bu doğası sizi iter çoğu zaman. yalnızlık ve aşkı birleştiren tek kural dünya kurulduğundan beri değişmemiştir: aşk iki kişilik yalnızlıktır.

28 Mart 2010 Pazar

kemikleri sayılabilen afrika çocuğunun kör çığlığı

3/28/2010 08:53:00 ÖS Posted by mistrafantastic , , No comments

"kemikleri sayılabilen afirika çocuğu demek siyahî olmak demek... ve o siyahî tenin, başka tenlerce farklılaştırılması demek.
bakir toprakları sömürenlerce, kemikleri sayılabilen çocuk haline gelmek demek...
tüm dünyanın gözü önünde erimek, iki saniye de bir çocuğun ölmesi demek!
"kör çığlık" demek, boğazdan hırıltıyla çıkan son nefesin, yeterince duyulmaması demek! duymayan bizleriz. duyurmayan onlar değil!

Kim daha şanslı - bedia bekıs balcılar."


bizim paramız yok.
bizde fatihin cesareti yok.
bizde sokakta savaşacak güç yok.
bizde tankın önünde duracak güç yok.
bizde ulvi bir amaca vakfedecek gönül yok.

bizim ruhlarımız kirli, şahsen kendimi cemaatlere adamayı denedim, olmadı, inanmadığım şeyleri canımın istemediklerini yapamıyorum, yukarıdan gelene allah'tan başka birinin emiriyse uyamıyorum. ama bütün yardım kampanyalarına para gönderiyorum, balkanlarda bulunan insanlara bizzat yardım ettim. ama aciziz, acizim.

herşeye yetişemeyiz, vaktimizi buna vakfedecek kadar yüce değiliz. ama kalem silahşörü olacak kadar iyiyiz. en azından bunu yapabiliriz. allah kabul eder mi bilinmez ama en azından denemek lazım, iki kişi biz yazdıktan sonra bu konu hakkkında aklına birkaç birşey geliyorsa, siyahi bir bebeğin üzerine üşüşen onlarca sinek ve onların bakışları geliyorsa birşeyleri başarmışız demektir.

görevimiz burda bitmiyor elbet, ama klavyemizin başından, sıcak odalarımızdan yaptıklarımız, yapabildiklerimiz bu kadar. derviş olamadık, yunus olamadık, o şansı yıllar önce kaybettik çoğumuz.

27 Mart 2010 Cumartesi

ebruli hayaller ve kesif korkular



"...ve bu dünyanın sonunu asla düşünmez kimse
sûr'dan sonra başlayacak ikinci yaşamın heyecanını
ıskalanmayacak tek duyguyu
herkesin tek başına olduğu o meydanda..."

iki elimde de sigara kokusu var ve karşımda ebru sanatının en güzel örneklerinden biri olan bir tablo. yanımdaki kişi heyecanla anlatıyor bana nasıl yapıldığını ama ben hiç oralı değilim. öyle güzel ki sanki elifin kokusu geliyor içinden, yapım aşamasındaki sesleri duyuyorum, ince tahtanın sıvı üzerinde çıkardığı esintiyi hissediyorum. sonra da üzülüyorum; yek seferde tüm barutunu harcamış. neden sonra sigara açlığım ellerimin titremisine sebep oluyor, anlatanı sap gibi bırakıp dışarı çıkıyorum, daha dışarı çıkmadan sigarayı koyuyorum ağzıma, görevli bakıyor, dişlerimi gösteriyorum kafasının öne eğiyor.

en sonunda temiz hava, betonarme binalarına arasında olsak da, fabrikaların dumanları arasındaki bu kirli hava bile, içerideki gösteriş meraklılarının soludukları havadan daha iyi. annesinin kucağında bir çocuk gülümsüyor bana, şaşırıyorum ve acıyla gülümsemeyi unuttuğumu hatırlıyorum.annesinin o coçuğu avuttuğu gibi yalnızlığımı avutmak istiyorum; olmuyor, başaramıyorum. ansızın gelecek gibi hissediyorum ölüm, deliler gibi istiyorum onu, ani bir yağmur gibi ıslatsın beni, bir yıldırım kadar hızlı, hemen kaybolayım. ama korkum bu karmaşanın içinde ölümün beni bulamayacak olması. yağmur başlıyor çisil çisil, acaba ölüm meleği de inmiş midir yeryüzüne, diğer meleklerle beraber?

bir titreme geliyor ve yayılıyor tüm bedenime, sigaramdan son bir nefes çekip, kanalizasyon mazgalına doğru atıyorum, daha havadayken isbet eden bir yağmur damlası sonu oluyor sigaramın. keşke ölümde beni havadayken vursa, rüyasız bir uykunun ortasında kalk gidiyoruz dese, silinip gitse herşey, ruhum çekip giderken bu dünyadan israfil aleyhisselam üflese sur'a, yıkılsa tüm dünya ve beklesek yeniden dirilmeyi. güneşin tersten doğuşunu izlerken hayretle açılan gözlerdeki korkuyu görsem, herkesin yalnızlığın nasıl birşey olduğunu hissetse, insanlardan kaçmanın nedeni öğrense.

yalnızlığım kıyametim benim, ölüm kurtuluşum kimi zaman, aynadaki bir başka benin en kötü halinin iyisini seçip dışarı çıkmaktan sıkıldım artık. zamansız zamanlarda bozuk bir saat gibi iki defa doğruyu gösteriyorum. ağzımda sigara uykuya dalıp, saat tam 12 yi vurduğunda yanarak ölmek istiyorum, rüyasız bir gecede, sessiz gitmeliyim, anılarım geride kalmamalı. ve sevdiğim kadına yazdığım mektuplar, onlarda daha fazla yanmalı, külleri bile yanmalı... onun benden ayrıldığı gün kopan kıyametimin ikinci sur'u üflenmeli artık, ölümlülerle araya mesafeyi koyması bakımından.

uğruna canımı feda edecek birşeyim olsa verirdim şu an, hem onun iyiliği hem de kendi iyiliğim için. yalnızken bir işe yaramayan canım belki bir başkasnın işine yarar. arkadaşım arıyor ve gene hatırlayamıyorum ismini. sesinde bir kızgınlık var yine. benim suçum değil bu. amlamıyor.

ebruli hayallerim ve kesif korkularım vardı bir zamanlar, gerçekten yaşadığım zamanlar. ruhumun, etimden ve kanımdan ayrı gezmediği zamanlar geride kaldı, her türlü yalnızlık suç olmuş şimdi, beni de içeri aldılar, müebbet yatacağım.

"... birşey söylenmeli bu durumda
ama ne söylesek kelimeler yetersiz
ve kelimelerim kesik kalıyor
yalnızlık bile daha güzel
uyku gelse de gitsek kafdağının ardına..."

26 Mart 2010 Cuma

zamanın yetim bıraktığı gecenin ritmi




saat dokuz'u on iki geçiyor...

acayip şekilde yorgunum ve yattığım kanepeden nasıl kalktığımı hatırlamıyorum. elimde yeni yaktığım sigarayla tek kişi yaşadığım dairemin kapısına doğru yöneliyorum, ağzımda sigara olduğu halde, ayakkabımın bağcıklarımı bağlamaya çalışıyorum. sigaranın dumanı burnuma doluyor, sigaraya değil yalnızlığıma küfrediyorum. yere düşen külü görmezden gelerek kapıyı açıyorum, anahtarımı alıyorum, hızla çekiyorum kapıyı, ses apartmanın boşluğunda yankılanıyor. yukarı çıkan yaşlı çiftin geçmesi için kenara çekiliyorum, sessiz bir selamlaşma oluyor, sonra hızla inilen merdivenler. arabama atlıyorum, trafiğin yoğun olmaması için dua edip, motoru çalıştırıyorum.

saat on'u sekiz geçiyor...

hayat bir şakadan farksız, gene sekiz dakika geç kaldım, umarım kızmaz diye içimden geçiriyorum. içeri girer girmez ispanyol ritimle çalan bir gitar karşılıyor beni, gözlerim onu araken, o benimkileri buluyor, öyle içten gülümsüyor ki. o tarafa doğru giderken garsona çarpıyorum, üzerime dökülen salçalı yemek bembeyaz gömleğimi kırmızıya boyuyor, hemen ayağa fırlıyor büşra'm, garsonu azarlıyor benim yerime. neyseki yanında ona bıraktığım gömleğim varmış, uyumsuz olsa da onu giyiyorum üzerime ve yemeğe nihayet başlıyoruz. aramızda ne olduğuna hala emin değiliz, o beni seviyor gibi, bense hala kendimi ona ısınamamış hissediyorum, ama o beni sahiplendiği için ben de onu sahiplendim. "bir acım var anlatsam ölümü göremezsin.." diyor bana, sevilmeyi bekliyor, haksız da değil ama susuyorum, yalan söylemem hayatî konularda. bozuluyor biraz, ama bana çaktırmayıp gülümsemeye devam ediyor, mutlak bir sessizlik ve birbirimizle yemeği tamamlayabiliyoruz.

saat on iki'ye on yedi var...

lokantadan anca çıkabildik, sahilde yürüyoruz, sürekli kendini anlatıyor, sıkılmıyorum aksine ilgiyle dinliyorum, daha el ele bile tutuşmamışken duyguları hissetmemiz ne tuhaf. ben zamanın yetim bıraktığı bir çocuğum... bir bunu bilmiyor sanırım. gözlerimi kocaman kocaman açıyorum, gülmeye başlıyor bana. acaba kötü birşey mi yaptım diye başımı önüme eğiyorum ve ilk bulduğum banka oturuyorum. çantasından çekirdek çıkarıyor, aynı annem gibi: sanki elleri çenesinden yavaş kalıyor çitlerken. gene gülümsemekten kendimi alamıyorum. ben gülünce o da gülüyor. üstümü düzeltmek için eğiliyorum, cebimden kendi çapımda yazdığım şiirler çıkıyor, hiçkimse için yazdığım şiirler... elinden almaya kalsamda beni engelliyor cüretkar bir hareketle, kolayca pes edip defterimi onun ellerine bırakıyorum.


saat bir'i otuz iki geçiyor...

neredeyse bütün şiirleri sesli okurken, yere düşen cam gibi birbir parçaya ayrıldığımı hissediyor olmalı, bilinçli olarak bunu yapıyor, ve beni daha savunmasız hala getirmeyi başarıyor. son sayfadaki dört satırı okumaması için yukarıya bakıyorum binbir duayla. ama o anın gelip çatmasını engelleyemiyorum:

"hala yaşıyorum,
ama kağıtlar benim yalnızlığımı perçinliyor,
sevemediğim kadınlar
rüyalarımda hesap soruyor..."

saat bir'i otuz sekiz geçiyor...

bir deftere bakıyor bir bana. en sonunda kafamı kaldırdığımda yemyeşil gözeri benimkilere kitleniyor, bakmaya devam ettikçe içimdeki sevgi açlığını doyuruyor. aklım kafamı yere indirmesini söylesede başaramıyorum, ona yakın olan elimi tutuyor, ay daha bir parlaklaşıyor sanki, dünyanın sonu bu olmalı diye düşünüyorum, ya da tam şu anda bir mucize olmalı, zaman durmalı... ama olmuyor, elleriyle zayıf ellimi kolayca kavrıyor ve yüzüme bakmaya devam ediyor, yüzümdeki acıları, gözlerimdeki bağlanma korkusunu yenmeye çalışıyor, ruhum oradan çıkmak için çırpınıyor ama nafile. en sonunda yenik düşüyorum. yemyeşil gözerimde gördüğüm sonsuzluğa dalıp gitmişken, gerimizden havlayan köpeğin sesini duymuyorum artık.

saat üç'ü yirmi dört geçiyor...

kafamı dizlerine dayamış şekilde gökyüzünü seyrediyorum, sanki etrafımızda bir balon var, dışardan hiçbir sesin giremediği. dağınık saçlarımı elleriyle tararken, kepekler gözlüklerime dökülüyor, gözlüğümü çantasından çıkardığı bir beze siliyor, çantada bir ben eksiğim sanki diye içimden geçiriyorum. tüm sıkıntılarım akıp giderken, gözlerim ona dönüyor, onunkiler sahile bakarken. istediğini elde etmiş, sevilmiş bir insanın huzuru var yüzünde, dikkatini çekmemek için kafamı eğiyorum önüme, en son bir kadın saçımı taradığında sekiz yaşımdaydım diye aklımdan geçiyor, yanımda olmayan, olamayan anneme bir fatiha yolluyorum. erkeklerin annelerine benzeyen kadınları aradıkları doğru, hatta ona en çok benzeyeni tercih ettikleri de doğru, ben canlı kanıtıyım bunun. kafamı yüzüne doğru çeviriyor elleriyle, ellerindeki sıcaklı yüzüme kanın hücum etmesini sağlıyor. ilk hediyesinin kapağını açmak üzere olan bir çocuğun gözleriyle bakıyorum ona.

saat beş'e yaklaşıyor...

gece yollar bomboş. evine geldiğimizde, kapısını açıyorum arabanın. arabadan iniyor, gözlerimiz kenetleniyor birbirine ve ellerimi ellerine alıyor ikinci kez. iyi geceler demesine gerek yok, anlıyorum onu. kapıya doğru yürürken arabama yaslnıyorum ve onu izliyorum. içeri girmeden önce bana bakıyor, bu sefer bakışlarımı indirmek istemiyorum. kapıyı kapatıyor, arabayı çalıştıryorum ama gitmek gelmiyor içimden, ışığın geldiği pencereye doğru bakıyorum motoru durduruken. defterimi açıyorum ve bir kaç satır daha karalıyorum:

sabah ezanı okunurken,
çamurdan yaratılmış insana
sevgidir şekli veren,
ben kendi kil ustamı buldum,
biraz yanmam lazım şimdi,
şekil almak için.
acılarıma ötenazi uyguladım anne bugün,
rüyasız uykulara bırakıyorum kendimi.."

saat sekiz'e iki var...

çalan telefonu açıyorum binbir güçlükle:

- kalk hadi işe geç kalacaksın...
- ...
- uyan artık, neredeyse 11 saattir yatıyorsun... ulaşamadım sana bir türlü..

kafamı önüme eğiyorum, soğuktan her tarafım uyuşmuş; hayatımın hiç bir parçasında mutlu bir sona yer yok.

25 Mart 2010 Perşembe

kalbimin esaret hali gözlerin



sevgimin yalın hali bulutlu gözlerin...

gözlerimin yeşili kahverengine dönmeye başladı artık, vücudum toprağa bakıyor. saçlarımın döküldüğü toprağı gözyaşımla ıslattım, yalnızlığımın saksısında bir aşk fidanı var, bir kaç gün sonra gözlerimin pınarı kuruduğunda o da ölecek susuzluktan, akıtacak gözyaşım kalmadığında yalnızlığımın ayazında kalacak ve dökecek taze yapraklarını meyve vermeden. bana sabırlar dilerdi hep annem, denerken öldük be annem, denerken öldük, aşk yolunda ölmek kutsal mı anne? yoksa cehennemlik miyiz? gene arafta kalmayalım da.

gözlerimin sensiz hali bulanık gözyaşlarım...

içtiğim sigara boğazımın yollarını yaktığından yutkunamıyorum, eklemlerin sensizlikten kireç tuttu. bana baktığında kıpırdayamam bu yüzden. senden ayrı geçen her saniye kalbime akıttığım kan yalnızlığımı besledi, büyüttü. artık kalbimin yerinde yalnızlığım atarken, aşkının gölgesinde huzurlu uyumam bu yüzden. sessizlik daha da beslerken içimde büyüyttüğüm canavarı, zincirlere vurdum sensizliği, ama daha fazla tutamayacağım içimde, içimden çıkarsa ne ben kalacağım, ne de sen. benliğimiden taştığımda önümde duranları ezdiğimden yalnızım zaten.

yalnızlığımın deniz hali kıyıma vuran dalgaların...

kalbim aritmiye yenik, sensiz ritimsiz olduğumu bilmiyorsun. gözlerinin her delici bakışında kafamı eğmem, içime daha çok işlememi istememden. bedenimin kıyısına vuran dalgalar yüzünden ellerim yosun tuttu artık, sana şiir yazmadığım için kestim attım onları, seni anamayacak uzuv lazım değil bana. hırçın dalgalarla gelen saçlarının kokusunu, sana yazdığım mektubu koyduğum şişeye sakladım. sakin bir günde bırakacağım denize, yalnızlığımı da hissedersin belki. uçurumdan sırtüstü atıyorum kendimi denize, sırtım çarptığında suya, acı gözlerimi sonuna kadar açtırıyor bana, bağıramıyorum, tuzlu su doluyor ciğerlerime, yakıyor bir kez daha.

kalbimin esaret hali karanfil gözlerin...

vucudumu dinlendiren bakışların, buruk bir bir tad bırakıyor içimde, aynı karanfil gibi. acılarımı unutturuyorsun, diş sızısının bin katı belki yüreğimde açtığın yaralar, bakışların merhem oluyor bilmezsin. seni görmek için saklandığım köşe başında, bir kere bile elini tutamamanın acısını yaşarken ben, sen varlığımdan habersizsin. bazen kızıyorsun ya, gönlümdeki siyah bulutlar kandan damlalarını bırakıyor içime, güneş doğmayı reddiyor, yıldırımlar çakıyor gözlerimde, dünyaya küsüyorum seni kızdırdığı için.

senin karanfil gözlerinde yaşıyorum bazen, fabrikalarım iflas etmek üzere çünkü.

ne dualar kurtarır bizi ne de zaman


kimse sandığım kadar masum kalmadı...

araba son sürat olay mahaline doğru ilerken düşündü; bu seneki üçüncü inthar girişimiydi bu. noluyor bu millete diye içinden geçirirken, köşeyi dönmüştü ve aniden frene bastı. serseri bir tinerci, az kalsın eziliyordu arabanın altında. sağlam bir küfür savurduktan sonra, vitesi bire alıp devam etti. akşam yemeği zevkinin içine tüküren şu iti indirdiği zaman nehrin üstündeki köprüden, merkezde sağlam bir dayak atacaktı. hanımı mızmızlanıp duruyordu: "25 sene oldu hala bırakmadın şu işi, ne gecen belli ne gündüzün..."

bunları düşünmeyerek olay yerine vardığında, bölgeye ilk intikal eden polislerden durum raporunu aldı arabasından çıkmadan, 22 yaşında bir kızdı intihar etmekte olan. allah'tan irem bugün arkadaşlarında diye iç geçirdi. kızı silahlara çok düşkündü, kendisine benziyordu bu yönüyle. bu genç kızı da buradan kurtarmak lazımdı, sonra da gece boyu sürecek olan evrak işleri filan. tüm bunları içinden geçirirken, müdürüm diye bir ses geldi ilerdeki polislerden. hemen arabadan çıktı, koşar adım intihar eden kızın etrafındaki kalabalığa karıştı. ite kaka geçti milleti, en öne geldi.

ne dualar kurtarır bizi ne de zaman, unutabilmek gerek bazen ağlamadan...

kapşonlu kırmızı bir giyecek vardı üzerinde kızın. kapşonu gözlerine kadar çektiğinden yüzü gözükmüyordu, giyisinin iki kolu da dirseklerine kadar sıvanmıştı. her iki kolunda da dirseklerinin altından bileğine kadar düzenli bir şekilde kesilmiş dört adet kesik vardı, mükemmel bir pararlellikte. kanlar sürekli damlarken kesiklere dikkatlice baktı, son derece dikkatli atılmıştı, beklenirse insanı üç saat içinde öldürebilirdi. yavaş bir ölüm, fazla acı hissetmeden, beşir fuat gibi. kızın her iki elinde de birer silah vardı, gümüş desert eagle yazılarının üzeri kanla kaplanmıştı ama seçilebiliyordu, israil yapmı silahın işlemeleri oldukça etkiliydi, farkedilememesi imkansız diye düşündü. ellerinin kemikleri belli olacak denli zayıftı kız, fazla dayanmaz hemen birşeyler yapmamız lazım diye düşündü.

bir polis memuruna gözüyle işaret etti, polis kıza doğru yaklaşınca, kız sol elini havaya kaldırıp bir el ateş etti, kalabalık geri çekilmek için birbirini ezdi, işaret ettiği polis de geri çekilmişti, ama kızın teni soluklaşmaya başlamıştı, belki yarım saat bile dayanamayacaktı. basın gelmeye başlamıştı, bir bu eksikti diye düşündü, flaşlar ardı sıra patlarken, iki tane polis memuruna işaret etti, polisler yaka paça uzaklaştırdılar. kız iki eilini de havaya kaldırıp ateş etmeye başladı, toplam dört el ateş ettikten sonra durdu.

üryan geldim, üryan giderim...

artık vakti gelmişti. başındaki kapşonu çıkardığında, karşısında babasını görmüştü, ama bun atepki verecek kadar güçlü değildi, yağmur da başlamıştı. kollarından akan kan yerde ufak çaplı bir birikinti oluşturmuştu ve oluklardan nehre doğru akıyordu. karşısında babası donakalmıştı, oysa o haberi yarın gazetelerden okurlar diye ümit ediyordu. babası kızımmm! diye koşmaya başlayınca bir el ateş etti önüne doğru büyük bir soğukkanlılıkla, bu iş burada bitecekti, bu gece sondu. babası bacağını sıyırmıştı kurşun, onun tanıdığı elini tutup gezdirdiği kız değildi artık, bambaşka biriydi. ercan'ı düşündü, basit bir aşı sonrası emboliden hayatını kaybeden, gerçi o hemşireyi de buraya gelmeden haklamıştı, yaşamasının bir manası yoktu artık.

gözleri bulanıklaşmaya başlamıştı artık, durgun nehire damlayan kanının kızıllığı ile nehrin yeşile çalan rengi oldukça güzel bir ikili oluyordu. babası neden diye sormaya kalkınca bir el daha ateş etti, sorular anlamsızdı bugün, cevaplar gereksizdi. vakit geldi diye düşündü, iki silahıda başının iki yanına doğru dayadı, yağmur iyice şiddetlenmişti, ne yapacağını anlayan babası bacağına ona doğru koşmaya başlamıştı. güle güle baba dedi sadece onun duyabileceği bir sesle, sonra tetiklere bastı ve gözleri karardı.

aldırmazsan aldırma, o zaman kendini kandırman gerek...

hayıııırrr diye bağırmıştı başkomiser, ama silahlar yağmurdan dolayı ateş almamıştı, ve kız da kan kaybından dolayı düşmüştü, ölmemişti. en azından öyle ümit ediyordu, ölmemeliydi biricik kızı. gözyaşları içinde nabzını kontrol etti, zayıf da olsa bir nabız vardı, ama yaralar çok derindi ve kan akmaya devam ediyordu, alelacele ambulans ekibini çağırmıştı ama onlar çoktan o tarafa doğru gelmeye başlamışlardı bile. hemen kızı sedyeyle ambulansa aldılar, yaraları bir yandan tamponlarken, bir yandan da sürekli nabız ölçüyorlar ve serum bağlamaya çalışıyorlardı. ama durum kötüydü. gözü yaşlı baba kızının elini sımsıkı tutuyordu, ellerine bulaşan kana aldırmıyordu.

yaşam destek ünitesi kesik kesik ötemeye başlayınca son sürat giden ambulansta, babayı bir kenara iten doktor, kalp masajı yapmaya başlamıştı, ama fayda etmiyordu. nabız yok diyen hemşirenin ardından pedallar diye bağırdı doktor, cihaz hemen gelmişti, zaman gittikçe azalıyordu, beyne bir dakikadan fazla bir süredir oksijen gitmiyordu.
- şarj oluyor--- hazır!

şok verilmişti ama hala nabız yoktu, tekrar verildi şok, tekrar ve tekrar. baba gözyaşlarını tutamıyordu artık. doktor pedalları bıraktıktan sonra saatine baktı ve hemşireye döndü:

- ölüm saati: 00:00. sebep: kan kaybına bağlı oluşan aritmi ve kalp krizi.

durum raporu:

köprüdeki kanın yağmurla temizlenmesi: yaklaşık yarım saat,
raporun hazırlanmasıve evrak işlerinin halledilmesi: yaklaşık bir gün,
gazetelerin olaya ilgisi: yaklaşık üç gün,
insanların hatıralarından bu görüntünün çıkması: yaklaşık iki hafta,
babanın bacağındaki sıyrığın fiziksel iyileşme süresi: yaklaşık üç hafta,
babanın kalbindeki yaraların kapanması: öngörülemez.

dosya kapandı.

24 Mart 2010 Çarşamba

şıpsevdi kızgınlıklarım ve sis düdükleri

3/24/2010 11:10:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , , 1 comment

yıllardır yazılmayı bekleyen hikaye.

seni bu şarkıyla tanıdım ben. yağmurlu bir gündü beni kabul ettiğin gün. şimdi sen uzaklarda çok uzaklardasın ben bu yazıyı yazarken. okuduğunu biliyorum, seni yazmamı sevmediğini de biliyorum. yazacağım inadına, ellerim buz tutsa da. sen orada beni unutmuşken her sabah üzerine yattığım kolun acısıyla seni hatırlarım bilirsin. bu eller seni yazdıkça mutlu çünkü. konu sen olunca kısa cümleler kuruyorum, virgüllerden hoşlanmadığın için.

bir sabah ansızın çıkıp geleceğini biliyorum. bir sabah, güneşin kızılı üstüne vururken. seni anan bu eller okunduğunu bildiği için zor yazıyor. yazıyor ve hüzünlü. yazıyor ve tırnak diplerinden kan geliyor. beyaz klavye kullanmam senin gibi. beyaz klavye kiri gösteriyor. ben sevmem öyle işi. seni de o yüzden sevemedim belki de. sevemedim ama unutamadım da.

cogito ergo mahpusum.. seviyorum o halde yokum.

suikast sanılan yıllanmış aşk

3/24/2010 11:04:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , , No comments


belki de hiçkimsenin umrunda olmayacak bir üçüncü sayfa haberiydi. çevirdiği metine atfen, imamın kitabına yazdığı önsöz aynen şu şekildeydi:

"koşarak önünden kaçtı otobüsün. üsküdar'da, aslında bütün istanbul'da yol verilmez, kendiniz alırsınız, ama dikkatli olmalısınız. bu kuralı uygulamıştı sadece. sabahın köründe ezanla beraber uyanmıştı. bu saatteki bu yoğunluğa analı bacılı bir küfür savurdu, yanından geçen sakallı amca ona ters ters bakınca, hemen uzadı oradan. sofilerin işi belli olmazdı, hele sabah vakitleri.

bir hafta önce caminin imamından aldığı kot pantolon kirden ve pastan simsiyah bir hal almıştı, pek üşümediği için üzerine geçirmediği gömleği ise nispeten iyi durumdaydı. bugün bu saçma sapan hayatının son günü olacaktı inşallah. öyle umut ediyordu. dedesinden kalma evde son bir buçuk senedir beş parasız yaşıyordu, çalışmadığı için dedesinden kalan yüklüce para da suyunu çekmişti. tek kalifiye özelliği osmanlıcayı iyi derecede bilmesiydi.

hayatını değiştiren de bu olmuştu. eski zamanlardan kalma gemicilik efsanelerini anlatan bir elyazmasını çevirmişti. son iki haftadır bundan ekmek yiyordu. geçen bir güvercin kafasına pisleyince kendini tutamadan sağlam bir küfür savurdu, imam tam camiden çıkarken. yüzü asıldı imamın, kafasını gösterdi sessizce, imam gülümsedi, bizimki rahatladı. ellerini şadırvanda yıkadıktan sonra, yüzünü yıkadı, bir ton kir aktı mazgallara, daha sonra tokalaştılar imamla. kirli a4 sayfalara yazılmış metini ceketinin iç cebine koymuştu bizimki, oradan çıkarıp imama uzattı. imam sayfanın kirliliğine değil de yazının güzelliğine takılmıştı, israfil ise tabakasından bir tane sigara çıkardı imam metini incelerken.

- olay olacağız olay...
- aman beyim ben bir yıkanayım yeter...
- tamam hadi bakalım.

israfili önce bir hamama soktu imam. tellakın burnunun direği kırılmıştı israfilin kokusundan, belki de bu yüzden sıcak suyu başından aşağı boca etti bizimkinin. bilemeyiz. tellak sürttükçe kir akıyordu israfil'in teninden. adam resmen deri değiştirmişti, simsiyah olan teni, bembeyaz olmuştu. "eskiden istanbul beyefendisiymiş bu" diye aklından geçirdi tellak, aynı hamam içinde traşını da oldu, uzun saçları bir düzene sokuldu, sinekkaydı traşı yapıldı. aynada kendine baktığında acı acı gülümsedi israfil. bu adam kendisi değildi, bu adam dedesinin yetiştirdiği efendi çocuktu, hiç olmak istemediği. dedesinin adıyla anılmıştı her zaman, o ölünce bile bu adla anılmasından rahatsız olan israfil, gelen aile dostlarını da bir bir kovmuştu evden, parayı da suyunu çekene kadar harcamış, daha sonra eşyaları satmıştı. bir kanepe vardı şimdi evde, bir iki kat battaniye, köşede de yazı masası.. kıyamamıştı o masaya nedense.

bunlar gözünün önünden geçerken suratına bir tokat attı kendine gelmek için, yanağı kızarmıştı ama olsun, duygusal olmanın vakti değildi şimdi, kitap yayınlanacak, esma'yı bulacaktı. üsküdarın güzelini, karşına çıkmaya cesaret edemediği. yıllardır cebinde sakladığı resmini takım elbisenin iç cebinden çıkarıp şöyle bir baktıktan sonra, acaba ne yapıyor diye ilk defa düşündü. sonra vazgeçti, bu konu sonra düşünülecekti.

gece olmuştu o bunları düşünürken, saat 10 civarıydı, yeniden medeni bir insan olmuştu. kapıdan çıktığında kalabalık iyice artmıştı, kalabalığı yararak kazı çalışması yapıldığını sandığı bölgeyi çevreleyen şeriti aştı, ama hiç iş aracı yoktu. tam karşısında esma vardı, şeritin öte tarafında, koşmaya başladı...

- durrr...
- noluyo burada..

koşmakta olduğu halde elini ceketinin iç cebine doğru götürdü, bir yandan da esmaya bakıyordu, ama arkalarındaki polis silah çıkartıyor sanmıştı. kültür sanat faaliyetinin ortasında olan belediye başkanı oradaydı, kalabaklıkta bundan kaynaklanıyordu zaten. tehdit olarak gördüğü adamın elini cebine götürdüğünü gören polis, suikast sanmıştı olayı...

yıllanmış aşk, suikast sanılmıştı...

polis iki el ateş etti eminönü iskelesinin önünde israfil'e, yere düşmesi gecikince bir tane daha. sendeledi ve yere düştü israfil. kafasını son bir gayretle kaldırdığında ona bakan yüzler arasında esma'nınkini de gördü, gülümseyerek yavaşça kafasını önüne düşürdü:

- eşhedü enla...

ağzından gelen kanın ıslattığı yere doğru bakıyordu herkes, neden güldüğünü kimse anlamamıştı, polis bin pişman üstünü ararken, esma'nın fotoğrafını buldu cebinde. esma o tarafa doğru dikkatlice bakıyordu:

- akrabası mısınız?
- e evet.. demişti ne diyeceğini bilemeden...

esma beklerken başında cansız bedenin, bilmiyordu yerde yatanın israfil olduğunu, polis bilmiyordu birkaç gün sonra olay yaratacak kitabın yazarını vurduğunu.. evine giden imam da bilmiyordu vurulanın israfil olduğu. ama israfil'in ruhu semaya yükselirken, esma'ya bakıyordu mütemadiyen, yağmur başlamış etkinlik bitmişti. başkanın emriyle israfilin bedeni üstüne gazeteler örtüldü, sabah tırstığı sofi gözlerini kapattı bizimkinin, ruhuna fatiha okudu. semaya doğru yükselirken "o kadar saydık arkasından ama, iyi adammış" diye içinden geçirdi israfil, "iyi adammış vesselam."

yağmur yıkadı israfilin bedenini, kanlar kanalizasyona aktı, kimliği belirsiz bir kaç görevli gelip bedenini kaldırdılar ordan, esma da gitti. bedenini sıradan bir cami imamı yıkadı, dört beş kişi vardı namazında, şimdi mezar taşında hiçbirşey yazmıyor israfil'in ruhuna fatiha dışında. aşkını da alıp gitmişti zaten."

20 Mart 2010 Cumartesi

galata da bir anti tarih

3/20/2010 01:29:00 ÖS Posted by mistrafantastic , , No comments
alesta tiramola!

diye bağırdı gabyar mustafa. emri duymayan görevli çavuş, beline yediği sopayla kendinden geçerken, onun yaveri tüm gerekli işlemleri yapmaya başlayıp, kızlıcık sopasını yemekten kurtuldu. gemide tam bir kargaşa hakimdi. gabyar mustafa bu hale oldukça sinirlendiğinden olsa gerek, yanındaki su dolu tenekede tuttuğu kırbacı önünden hoplayarak geçen çocuğun suratına patlattı. çocuğun suratından ve sırtından kanlar gelirken, acı çığlık ta sahilden duyulmuştu, bir deniz mili öteden... herkes pür dikkat gabyara bakıyordu. kafasını kazıtan tek kaptan olan gabyarın, belden yukarısı çıplak, altına giydiği şalvar ise simsiyahtı, yer yer kan lekeleri göze çapıyordu. sol kolunda ah minel aşk, sağ kolunda ve minel garaib yazan bu insan azmanı ortaya çıktığına göre işler yolunda değildi.

kocaman kalyon dönmeye başlarken galataya, kıyıda bekleyen onlarca insan, sadrazam, 14. yeniçeri ortası, geminin babafingo direğinin olmadığını farkettiler, ve iki tane bayrak vardı gemide, biri şahlar şahı sultanımızın, diğeri ise ne idüğü belirsiz simsiyah meşin bir bayraktı. herkes onları izlerken, az önce kırbacı yiyen çocuk, ayağa kalktı, akan kanlara aldırmadan;

- bir emriniz var mı kaptanım?, dedi.

çocuktan hoşlanan gabyar, sol eliyle şalvarına sıkıştırdığı bezle çocuğun yüzündeki ve sırtındaki kanları sildi. eliyle güverteyi gösterdi, çocuk dikkatli bir şekilde bakmaya başladı o tarafa, gabyarın eli omzundaydı çocuğun. tam ensesinde elif mim elif te dövmesi vardı çocuğun, anlamını hatırlamaya çalışırken, çocuk gabyarın yüzüne bakmaya başladı, masmavi gözleriyle, göz kapaklarındaki kanla ürkütücü gözüküyordu ve yüzünün sol tarafı boydan boya yarılmıştı. çocuğa bir şişe şarap getirmesini emreden kaptan, trimalonın tamamlandığını farketti, yelkenler indirilip, kürekler çekilirken, ritim davulunun sesi geliyordu. 99 toplu kalyonun baş kasarasında yatanlar kalmıştı. herkes yavaş yavaş güverteye doğru ilerlerken, sahilde olanlar bu korkunç gemiye bakıyorlardı: ön tarafında bir ejderhanın ağzı açık bir kopyası vardı, altın yaldızlarla siyah zemin üzerinde gereğinden fazla bir ürkütücülüğü vardı. yelkenler istinga edilmeye başlanmıştı.

nerede kaldı şarabım diye sağa sola bakan gabyar, arkadaki kasaraya doğru döndüğünde, siyah bayrağın olmadığını gayri ihtiyari farketti. sahile bir gomina mesafe vardı. kaptanım diye bir ses işitti arkasından, ama sadece kendisinin duyabileceği bir mesafeydi bu, arkasını dönünce, amat dövmeli çocuk, elindeki bayrağı gabyarın yüzüne doğru fırlattı, uğursuz bayrağı gözünden çekip alamayan gabyar, çırpınıp duruyordu. sonunda bayrağı kafasından atabildiğinde kör olduğunda farketti. galatalı keçicizade israfil'in bayrağı verirken dediği ama üzerinde durmadığı şey doğruymuş diye düşündü.

kınından çıkarılan palasını hissetti keçicizadenin sözünü dinlemeyen kendisine küfürler savuruken. birkaç saniye sonra, palanın tüm vücudunu yırttığını, ve karşı taraftan çıktığını hissetti. bunu izleyen yeniçeri onbaşısı, donakalmıştı. çürük dişleriyle gerisine dönen amat dövmeli çocuk, korkunç bir şekilde yüzüne gülümserken, yeniçerinin ayakları birbirine dolandı. gabyarın sesi sahilden oldukça net bir şekilde duyulurken, her tarafı bir curcuna almış, sadrazamın askerleri güçlükle bastırmışlardı galeyanı.

bu tür koca kalyonlar ele geçmemesi için, direk olarak mühimmat deposundaki baruta giden bir fitil bulunurdu baş kasarada. çocuk yeniçerinin tütününü yakmak için kullandığı kükürtü ve yılankaviyi alarak o tarafa doğru seğirtti. yeniçeri bayılmıştı. fitili ateşleyen çocuk,

- amaaattttttt!

diye bağırdı, 50 metre mesafe varken sahile, sözün anlamını anlayanlar kaçmaya başlamıştı bile. fitilin ateşlendiğini görenler birbir denize atlarken, çocuk geminin başına doğru ilerledi ve ejderhanın başına çıktı. bir elinde pala vardı, vücudunun sol tarafı yüzüyle birlikte yarılmıştı, kanlar hala sızıyordu. korkunç bir şekilde nefes alıp vermeye devam ediyordu, onu gören bir hamile çocuğunu düşürdü. fitilin depoya ulaşmasına çok az bir vakit ve sahile 20 metre mesafe kalmıştı ki, çocuk dişlerinin tamamını göstererek gülmeye başladı yeniden.

patlamayla beraber kokunç bir kargaşa başladı sahilde, 99 toplu koca kalyon, donanmanın gözbebeği, sadrazamın önünde yitip giderken dövmeli çocuk gülüyordu, en sonunda baş kasaranın altındaki barut fıçısı da patlayınca, ejderhanın açık ağzından kocaman bir alev yükseldi ve çocuk bin bir parçaya bölündü. koskoca kalyon yan yatmıştı ve sahile ceset parçaları yağıyordu, sadrazam yanındaki yaverine sordu:

- amat ne demek?
- ölüm demek paşam...
- ...

kafasını önüne eğen beyaz sakallı sadrazam havadan yağan ceset parçalarına aldırış etmiyordu. ayağını metal bir şeye bastığını farketti. işlemeli bir palaydı paşanın ayağının dibindeki. ah minel aşk ve minel garaib yazıyordu, keskin tarafında. demekki gabyar da gitti diyerek, sahili boşaltmaları için askerlere emir verdi.

yağan ceset parçaları ve çıkan duman nedeniyle galata sahiline 1 sene kimse uğramadı.

eskidikçe değeri artan vasiyet

3/20/2010 01:27:00 ÖS Posted by mistrafantastic , , , , , No comments
kadın seksen metrekarelik evine girmişti, anahtarı bıraktı vestiyere, ahmet yoktu ortalıkta, zaten bu saatte olmazdı evde ama erken geleceğini söylemişti. balkonun kapısı açıktı, istanbulda hava bulutlu. masanın üzerinde bir not buldu, vasiyet yazıyordu tepesinde.

"mide spazmı geçiriken her kuralın duvarda yazmadığını farkedersiniz, yüzünüz asık bir halde ellerinizi midenizin üzerine bastırıken, camdan size bakan kediye zoraki bir gülümseme fırlatırsınız, kedi kaybolur gider karanlıkta. mideniz bulantılarda, ağzınızın içinde bir sigara kokusu.

hava bulutluyken sevgilinin gözlerinizde, size bakmaya başlarsa kendinize küfretmeye başlarsınız istemsiz. bunu farkederse elinizi tutar çeker midenizin üstünden. masmavi gözlerinde aradığınız huzuru bulmaya başlarsınız, sakin bir denizde seyreden geminin kaptanı gibi maviliği hissedersiniz. oysa sizi bilse, geri dönmemek üzere terkeder sizi, sessizliğiyle ölürsünüz. öldürdüğünüz üçüncü kişiden sonra kaybettiğiniz ruhunuzu size bulup getirendir o, kaybedecek birşeyi olmayan size kaybedecek büyük birşey kazandıran odur, size bir yumuşak karın kazandıran odur, rüyasız geçen gecelerinize yüzüyle konuk olan sevgili, ilham perinizdir artık.

niye böyle yazıyorum ki ben, sadece senin okuyacağın bir hikaye bu.

yırttığım takvim yapraklarındaki şiirleri okumaya başlatan, ellerimi bile seven sen, neyim var ki senden başka? oysa ben en sevdiğim kadınları öldürdüm hep, yitip giderken gözlerinin canlılığı, masmavi gözlerinde hep huzuru gördüm ben. ama sen o kadar güzelsin ki, ellerim kilitleniyor o kısa anda, akan kanım yavaşlıyor sanki, kalp yerine sen atıyorsun sol tarafımda, kendimi vuramadığım için seni de vuramıyorum. gülümserken kendimi zorlarım ben, ama gözlerinde hava bulutluyken, benim gülümsememle güneşler açıyor sanki, bunu için kendimsen bile vazgeçmeye hazırım ben, yeter ki sen üzülme.

eline batan toplu iğnenin ufacık yaradan gelen kanı görünce dayanamıyorum, kan benim tutkum, ağzımdaki metal tat, bunu bana yapma, yaralanma, dikkat et kendine. kendimi tutamamaktan, tutkularımdan biri yüzünden seni vurmak istemiyorum. seni ilk gördüğümde, ikinci sigaramın ardından birinciyi ardından üçüncüyü yakmıştım, evimin karşısındaki balkonda pencereler daima kapalı olurdu, ama o gün açıktı, içerden bir yan flüt sesi geliyordu. öyle keskin, öyle içten notalardı ki. ardı ardına yakarken sigaralarımı beni birden ses kesilmişti ve sen çıkmıştın ortaya, hayatımdaki en önemli cesareti orada gösterdim sanırım; direk gözlerinin içine bakarak. geri dönülmez bir biçimde kendimden uzaklaşırken sana yaklaşıyordum istemsiz. karşında durana duygular kazandırdığını bilemezdin sen, sağ elinin şehadet parmağı bantlı, saçları dağınık, sağ dirseğinden aşağısında bir smith wesson dövmesi olan çelimsiz biriydim ben. seni gördükten sonra masmavi gözlerinin hatırına, bir kalyon çizdirdim sağ omzuma, 99 toplu, allah'ın armağınıydın sen bana.

hakkında denilebilecek o kadar şey var ki aslında, beceriksiz bir insan olarak yazamıyorum daha fazla. beni unutma lütfen, seni vuramadığım için kendimi vurmalıyım, ağrılarım ve açlığım durmayacak başka türlü. şimdi arkanı dön."

arkasını döndüğünde, ahmet balkondaydı, elindeki smith wesson'un aynısı kolunda çiziliydi, duruşları bile aynıydı. silahını ters tutuyordu, belli ki dövmeyle uyumluluğunu gösteriyordu, ölürken bile simetri aşkını yansıtıyordu. silah patlarken kadın ona doğru sadece birkaç adım atabilmişti, yüzündeki eğreti gülümseme merminin etkisiyle bozulurken, vücudu balkondan aşağı yuvarlandı, herkes balkondaydı. aşağı doğru baktı, yüzü ona doğru dönüktü ahmetin. koştu aşağıya doğru, kalabalığın arasından sıyrıldı. yüzünü silmeye çalışırken umutsuzca, siyah tişörtünün sıyrılanmasıyla farketti 99 toplu kalyonu, elif yazdığını gördü, gözyaşları sel olurken.

19 Mart 2010 Cuma

özgeçmişlerin hep başarı hikayeleriyle dolu olması

3/19/2010 10:51:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , , No comments

herkes hayatında bir defa özgeçmiş yazmıştır 20 küsürlü yaşlarına gelinceye kadar. nasıl hazırlarız diye sağa sola sormuşuz, araştırmışız, istenilen yerlere verirken biraz çekinmişizdir. başarı dolu özgeçmişimizi teslim ederken ellerimiz titremiş, acayip bir tebessüm yüzümüze yerleşmiştir.

babayla olan kavgalardan bahsetmez kimse, özellikle erkekseniz, hayatınızın belli bir döneminde bir çıkmaza düşersiniz mutlaka babanızla. sürekli kendi haklılığınızı düşünürsünüz, dumanlı bir hava sahası yaratırken ciğerlerinizde. kafanızda binlerce düşünce döner aynı sofrada yemek yerken, kulağınız daima babanızdadır, seslense, gözlerimin içine baksa da sarılsam bitirsem diye içinize geçirirsiniz, olmaz. yıllar geçip de babanızla yakınlaşmalarınız sadece önemli günlerdeki el öpmelerine indirgendiğinde, ellerinizdeki yanıklar artmış, sakal traşını 2 günde bir olmaya başlamışsınızdır. aynı ortamda kafanızı dahi kaldıramazken, yüreğinizi parçalayan duygular bir bir içinizden geçerken, o gururunuzu yıkamazsınız, bu başarısızlığınız, belki de başarızlıkların en büyüğü cv'nizde yer almaz. oysa sizi bugüne getiren en önemli etken budur.

aşık olduğu kimseden ayrıldığından, intihar girişimlerinden, içkiye başlayıp bırakmasından, üzüntünün içine akıttığı yaşlardan bahsetmez kimse. ayrıldığı gün arnavut kaldırımlarla konuştuğundan, nargile dumanını cinayete meyilli bir serseri gibi içine çektiğinden, çarpıp da özür dileyen bekleyen adamdan neden özür dilemediğinizi bilemezsiniz. bunlar hep eksi hanenize eklenirken, hala telefonunuzun çalmasını beklersiniz, vapura bindiğinizde. olanca ayazda neden dışarda beklediğinize anlam veremez kimse, eliniz telefona sımsıkı yapışmışken, dişleriniz soğuktan birbirine kenetlenir, yüzünüzdeki tüm nem giderken somurtkan bir ifadeye bürünmeye başlar yüzünüz, daha da çekilmez bir hal alır. üsküdarda korkuluklara sımsıkı yapışıp galataya doğru bağırmak istersiniz seni seviyorum diye, olmaz, yıkamazsınız gururunuzu. çingeneden bir çiçek alıp, ufacık bir kız çocuğuna verirsiniz, o çiçeğe bakarken, hayatla durumları eşitledim diye düşünürsünüz, ama kendinizi kandıramazsınız. eksi hanesinde olanlar cv'ye yazılmaz çünkü.

sabah kalkıp traş olursunuz sinekkaydı bir şekilde, kanama olmamasına şükrederek. bembayaz bir gömleği giyerken, işlediğiniz bütün günahları hissedersiniz tüm ağırlığıyla, kravatınızı düzgün bir şekilde bağladığınızda, bunu öğreten babanız aklınıza gelir, sonra kravatınızı düzelten sevgiliniz. gözleriniz yavaşça şişerken kolonya şişesini yüzünüze yaklaştırıp rahat bir nefes alırsınız. cüzdanınızı sağ arka cebinize yerleştirip, ceketinizi giyersniz. aynada dış görünüşünüze çekidüzen verirken, içinizden dökülen parçaların seslerini duyarsınız, toplamaya mecaliniz yoktur artık. yuvarlak çerçeveli gözlüğünüzü takıp başvuru yapacağınız yere varırsınız.

karşında gördüğü iyi bakımlı gençten oldukça etkilenen işveren:

- cv'niz oldukça geniş...
- evet...
- bayağı başarılı bir insansınız anlaşılan..
- biraz..
- evli misiniz?
- hayır...
- anne baba sağ mı?
- .....

o sessizliğe anlam yükleyemez, ve devam eder:

- neyse. yarın gelip başlayabilirsiniz..
- teşekkürler.

işte böyledir. yanlışlara, hatalara, yalnızlıklara, geçmişteki eksilere yer yoktur özgeçmişlerde. arkamı dönüp çıkarken, acaba üstümdeki yüklerden ezilen ruhumu gördü mü bilmiyorum. ellerimdeki yaraları gördü mü, yalnızlıktan kaçtığımı farketti mi acaba? o tatlı tebessümün ardındaki sarı dişleri görmedi eminim bundan, giden sevgilinin sıcaklığını hala aradığımı ve üşüdüğümü farketmedi muhtemelen. farketseydi stajım kabul edilmezdi.

sizi özgemişinizde yazanlar tanımlamaz; hayatımızdaki eksiler yüreğimize işlenir çünkü...

18 Mart 2010 Perşembe

geri tepme mesafesini doğru hesaplamak





yaptığımız hamleler etki-tepki kanununa göre, mutlaka bir karşılık görecektir. karşınızdaki kişiyi iyi analiz etmeniz gerekiyor yani. eğer sünger gibi bir insansa ya da yumuşak ruhlu biriyse, sert hamleleriniz karşılık bulmayacaktır. ama daha yumuşak hamleleriniz ve hesap etmediğiniz ufak detaylara dayanan hareketler sert tepki görecektir. ve farketmeniz uzun süre alacaktır. çünkü uzaktan bir süngerin su aldığı farkedemezsiniz, sıktığınızda anlarsınız, su aldığını, yara aldığını, ağladığını.

ama size benzeyen birini bulduğunuzda ama size çok benzeyen, her hamleniz aynı şekilde karşılık bulacaktır ondan, ne kadar etki o kadar tepki. gölgesini bulan insanlar azdır, iki farklı yüze baktıklarında aynı insanı görürler dışardakiler, aynı duyguyu görürler: şehrin ortasında kaybolmuş bir derviş ruhunu. ayakları çıplak değil belki ama, parkeleri sayarken görürsünüz onları, yuvarlak parkeler için belediyeye kızarlar, insanların bakışlarını üzerlerinde hissettiklerinde yavaşça gülümserler ve çevrelerindeki sesleri değil bakışları hisseder bu insanlar. ruh ikizini bulan insanların hepsi böyledir.

ama es kaza kendinizi bir rus ruleti masasında bulursanız, etkinize yanlış tepki almışsınızdır, düzeltmeye çalıştığınızda geri dönemezsiniz, köşe başları rutubetlenmiş bir odada bulursunuz kendinizi. siyah beyaz bir filmin ortasında gibi, koskoca bir hangarın içinde, açık olan kocaman kapıdan sızan güneş ışığının kızılllığından güneşin batmakta olduğunu anlayın. siyah beyaz bir filmde kızıllığı görüyorsanız çok vaktiniz yoktur. mekanın tam ortasındaki ufacık bir masanın aynı tarafında yanyana duran iki sandalyede oturan iki kişiden biriyseniz, önünüzde duran smith wesson'un uzun namlusuna pek bakmayın. silah muhtemelen soğuk olacaktır, tek mermi sürüldüğünde silaha, sakinliğinizden birşey kaybetmemenize şaşıracaksınız, mutlu sonlar size göre değil çünkü.

o anda tek yapmanız gereken, silahın geri tepme mesafesini doğru hesaplamak, yoksa ikinizi de rus cennetine gönderebilirsiniz.