Ægroto dum anima est, spes est. (Erasmus, Adages, 2.4.12)

ikindi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ikindi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2010 Salı

sevilen şehrin son notası



 the killer- bones 

bineceği tren birinci perona gelecekti, az önce bet bir sesle duyurulmuştu bu. herkes birden hareketlenmiş, trene binmeden önce son sigaralar yakılmıştı. saat dokuza doğru geliyordu, her yolculuk öncesi başlayan karın ağrısı başlamıştı, lanet olsun diye geçirdi içinden. çantasından ağrı kesiciyi çıkardı, bir iki tane kalmıştı zaten. bir tanesini attı ağzına, zorlamadan yuttu. karın ağrıları genelde makam hırslarından kaynaklanıyordu insanlarda, kendisinin hiç böyle bir amacı olmamıştı, fazla hırslı bir insan değildi. zaten hırslı insanlar genelde doğuştan yeteneksiz insanlardı, plansız programsız insanlardı, vakitsiz insanlardı.



kaldığı otel çok kötüydü bu sefer. otel düşündüğünde oradan aldığı faturalar aklına geldi, cebinden çıkardı onları, buruşturup raylara attı, ona bakan yaşlı teyzeye aldırmadan bir sigara daha yaktı. saati durmuştu, gene mi diye sağlam bir küfür savurdu, ama bu sefer içinden, trenin başı gözükmeye başlamıştı. zaten hep ben başladığımda olur böyle şeyler dedi, çantasından walkmanini çıkardı, yeni nesil bir kaç çocuk ona hayretle bakarken beş altı kasetten birini seçti, kulaklığını ayarladı. yandan askılı çantasının derinliklerine bıraktı walkmanini. sabah güneşi gözlerini rahatsız ettiği için taktığı güneş gözüğünü çıkarıp, normalini taktı. vagonlar geçerken sanki zaman yavaşlar gibi oldu, ama zihni onu düzeltti, zaman yavaşlamaz, zaman sabittir, algın yavaşlar diye.

tren durduğunda tam kapının önündeydi, insanların iteklemesine aldırmadan önce inenlere yol verdi, elinde ağır bir bavul olan teşekkür etti ona, kafasıyla birşey değil dedi. daha sonra bindi trene, ayrılık vakti gelmişti bir şehirden daha, ama aldırmıyordu buna, gitmelere alışmıştı çünkü. kokusunu ve yazıalrını bırakmıştı bu şehre, şehrin kokusu da üzerine sinmişti zaten, alış-veriş tamamlanmıştı şehirle arasında, sadece sevilen şehrin son notasını, trenin kalkış düdüğü bekleniyordu artık. en öndeki vagondaydı yeri ve aksi gibi trene tam ortadaki vagondan binmişti, insanlar önce oturabilmek için yarışırken arkasındaki insanların sabırsızlığına aldırmadan sonsuz bir dinginlikle bekliyordu. en sonunda yerine vardığında montunu yavaşça çıkardı ve astı. kışın ortasında kısa kollu bir giyisiyle gezen tek insandı.

insanların ona baktıklarını biliyor ve aldırmıyordu, alışkındı buna, farkedilmesi sorun teşkil etmiyordu gençliğindeki gibi. pencereden dışarıyı seyretmeye başladı, hiçbir zaman ona el sallayan biri olmamıştı ya da arkasından gözyaşı döken. anlamsız geliyordu bunlar ona, ama saygılıydı yine de, annelerin sevgililerin gözyaşları kutsaldı çünkü. çok şehir gezmişti ve gözyaşları dinmiyordu hiç, ölümler azalmıyordu. ve hep trafik kötüyüdü ve çimlere hala basılıyordu, şehirler ağlıyordu ama kimse duymuyordu. kimsenin şehirlerin duyguları olacağı aklına gelmiyordu nedense. trenin kalkmasına az bir vakit kalktığı duyuruldu gene aynı bet sesle.

son bir kez şehrin gökyüzüne baktı, gözlerine yani. yağmur başlamak üzereydi, demek ki şehirler bile sevdiği insanları gözyaşıyla uğurluyorladı. elini cama değdi, ağlama demek istedi ama şehrin lisanını bilmiyordu, o da içinden geçirdi hoşçakalını, sevgililer anlardı cananın kalbinden geçenleri, en azından öyle öğrenmişti. lokomotif'ten acı bir çığlık duyuldu ve yağmur şiddetini artırdı, koltuğunu yatırdı ve sağ kulağına takmadığı kulaklığıda taktıktan sonra dinlemeye başladı şehrin son notasını:

"...yola geri döndük yeniden
ve yldızlara bakacağız eskisi gibi
tekrardan arayaışlardayız,
okyanusunu aşağısında,
sadece su ve kum var,
ve okyanusla ellerimizi tutuşacağız
senelerden sonra..."

29 Mart 2010 Pazartesi

bazen kendimi mozambik kırsalında, elimde bavulumla otobüs beklerken buluyorum

3/29/2010 01:51:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , , , No comments

 bazen kendimi mozambik kırsalında,elimde bavulumla otobüs beklerken buluyorum... veeee.... korkarım ki, burası güzergâh bile değil!!!!

ne buyurulur?

birisini bekliyorsun, elinde bavulun olduğuna göre, geri dönmeyeceksin, ardında bırakmak istiyorsun herşeyi. unutmak istiyorsun...

güzergahta beklemiyorsun, demekki seni alacak otobüsün seni bulmasını bekliyorsun, ama umutlu da değilsin, seni bulup bulamayacığına dair kuşkuların var. ve yine bu durumda, sıradan insanların kullandığı güzergahları kullanmıyorsun, demekki sıradan bir insan değilsin, zor olanı seçiyorsun, iki yoldan az kullanılanı deniyorsun.

ve kırsaldasın, kalabalıktan hoşlanmıyorsun, yalnızlık hoşuna gidiyor biraz, ama gittiğine göre birşeyleri değiştirmek istiyorsun, belki herşeyi değil ama bazı şeyleri...

mozambik gibi bir yerin kırsalını tercih etmek ise, yaşanılmamış olanı yaşamayı denemek gibi biraz, zaten zor olan şartları biraz daha zorlayarak kendi sınırları keşfetmeye çalışıyor, kendini tanıma yolunda ilerliyorsun...

güneş şafağı terkediyor, gitmek lazım bu diyarlardan...

şu şarkıda aynı hissiyatı verbilir aslında: hüma kuşu.

25 Mart 2010 Perşembe

kalbimin esaret hali gözlerin



sevgimin yalın hali bulutlu gözlerin...

gözlerimin yeşili kahverengine dönmeye başladı artık, vücudum toprağa bakıyor. saçlarımın döküldüğü toprağı gözyaşımla ıslattım, yalnızlığımın saksısında bir aşk fidanı var, bir kaç gün sonra gözlerimin pınarı kuruduğunda o da ölecek susuzluktan, akıtacak gözyaşım kalmadığında yalnızlığımın ayazında kalacak ve dökecek taze yapraklarını meyve vermeden. bana sabırlar dilerdi hep annem, denerken öldük be annem, denerken öldük, aşk yolunda ölmek kutsal mı anne? yoksa cehennemlik miyiz? gene arafta kalmayalım da.

gözlerimin sensiz hali bulanık gözyaşlarım...

içtiğim sigara boğazımın yollarını yaktığından yutkunamıyorum, eklemlerin sensizlikten kireç tuttu. bana baktığında kıpırdayamam bu yüzden. senden ayrı geçen her saniye kalbime akıttığım kan yalnızlığımı besledi, büyüttü. artık kalbimin yerinde yalnızlığım atarken, aşkının gölgesinde huzurlu uyumam bu yüzden. sessizlik daha da beslerken içimde büyüyttüğüm canavarı, zincirlere vurdum sensizliği, ama daha fazla tutamayacağım içimde, içimden çıkarsa ne ben kalacağım, ne de sen. benliğimiden taştığımda önümde duranları ezdiğimden yalnızım zaten.

yalnızlığımın deniz hali kıyıma vuran dalgaların...

kalbim aritmiye yenik, sensiz ritimsiz olduğumu bilmiyorsun. gözlerinin her delici bakışında kafamı eğmem, içime daha çok işlememi istememden. bedenimin kıyısına vuran dalgalar yüzünden ellerim yosun tuttu artık, sana şiir yazmadığım için kestim attım onları, seni anamayacak uzuv lazım değil bana. hırçın dalgalarla gelen saçlarının kokusunu, sana yazdığım mektubu koyduğum şişeye sakladım. sakin bir günde bırakacağım denize, yalnızlığımı da hissedersin belki. uçurumdan sırtüstü atıyorum kendimi denize, sırtım çarptığında suya, acı gözlerimi sonuna kadar açtırıyor bana, bağıramıyorum, tuzlu su doluyor ciğerlerime, yakıyor bir kez daha.

kalbimin esaret hali karanfil gözlerin...

vucudumu dinlendiren bakışların, buruk bir bir tad bırakıyor içimde, aynı karanfil gibi. acılarımı unutturuyorsun, diş sızısının bin katı belki yüreğimde açtığın yaralar, bakışların merhem oluyor bilmezsin. seni görmek için saklandığım köşe başında, bir kere bile elini tutamamanın acısını yaşarken ben, sen varlığımdan habersizsin. bazen kızıyorsun ya, gönlümdeki siyah bulutlar kandan damlalarını bırakıyor içime, güneş doğmayı reddiyor, yıldırımlar çakıyor gözlerimde, dünyaya küsüyorum seni kızdırdığı için.

senin karanfil gözlerinde yaşıyorum bazen, fabrikalarım iflas etmek üzere çünkü.

24 Mart 2010 Çarşamba

şıpsevdi kızgınlıklarım ve sis düdükleri

3/24/2010 11:10:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , , 1 comment

yıllardır yazılmayı bekleyen hikaye.

seni bu şarkıyla tanıdım ben. yağmurlu bir gündü beni kabul ettiğin gün. şimdi sen uzaklarda çok uzaklardasın ben bu yazıyı yazarken. okuduğunu biliyorum, seni yazmamı sevmediğini de biliyorum. yazacağım inadına, ellerim buz tutsa da. sen orada beni unutmuşken her sabah üzerine yattığım kolun acısıyla seni hatırlarım bilirsin. bu eller seni yazdıkça mutlu çünkü. konu sen olunca kısa cümleler kuruyorum, virgüllerden hoşlanmadığın için.

bir sabah ansızın çıkıp geleceğini biliyorum. bir sabah, güneşin kızılı üstüne vururken. seni anan bu eller okunduğunu bildiği için zor yazıyor. yazıyor ve hüzünlü. yazıyor ve tırnak diplerinden kan geliyor. beyaz klavye kullanmam senin gibi. beyaz klavye kiri gösteriyor. ben sevmem öyle işi. seni de o yüzden sevemedim belki de. sevemedim ama unutamadım da.

cogito ergo mahpusum.. seviyorum o halde yokum.

sevgiliye kuruttuğumuz çiçekler

3/24/2010 11:07:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , , No comments


eğer kuruttuğunuz papatyaysa, hoş bir koku olur bıraktığınız defter arasında.

ve aklınıza gelir, eski papatya falları.

o deftere yazdığınız her umut dolu satır evet! tir...

her acı ve yalnızlık dolu yazı hayır! yerine geçer.

tek hayır üç eveti götürür papatya falında ve aşk umutla beslenir, kimse bilmez.

18 Mart 2010 Perşembe

geri tepme mesafesini doğru hesaplamak





yaptığımız hamleler etki-tepki kanununa göre, mutlaka bir karşılık görecektir. karşınızdaki kişiyi iyi analiz etmeniz gerekiyor yani. eğer sünger gibi bir insansa ya da yumuşak ruhlu biriyse, sert hamleleriniz karşılık bulmayacaktır. ama daha yumuşak hamleleriniz ve hesap etmediğiniz ufak detaylara dayanan hareketler sert tepki görecektir. ve farketmeniz uzun süre alacaktır. çünkü uzaktan bir süngerin su aldığı farkedemezsiniz, sıktığınızda anlarsınız, su aldığını, yara aldığını, ağladığını.

ama size benzeyen birini bulduğunuzda ama size çok benzeyen, her hamleniz aynı şekilde karşılık bulacaktır ondan, ne kadar etki o kadar tepki. gölgesini bulan insanlar azdır, iki farklı yüze baktıklarında aynı insanı görürler dışardakiler, aynı duyguyu görürler: şehrin ortasında kaybolmuş bir derviş ruhunu. ayakları çıplak değil belki ama, parkeleri sayarken görürsünüz onları, yuvarlak parkeler için belediyeye kızarlar, insanların bakışlarını üzerlerinde hissettiklerinde yavaşça gülümserler ve çevrelerindeki sesleri değil bakışları hisseder bu insanlar. ruh ikizini bulan insanların hepsi böyledir.

ama es kaza kendinizi bir rus ruleti masasında bulursanız, etkinize yanlış tepki almışsınızdır, düzeltmeye çalıştığınızda geri dönemezsiniz, köşe başları rutubetlenmiş bir odada bulursunuz kendinizi. siyah beyaz bir filmin ortasında gibi, koskoca bir hangarın içinde, açık olan kocaman kapıdan sızan güneş ışığının kızılllığından güneşin batmakta olduğunu anlayın. siyah beyaz bir filmde kızıllığı görüyorsanız çok vaktiniz yoktur. mekanın tam ortasındaki ufacık bir masanın aynı tarafında yanyana duran iki sandalyede oturan iki kişiden biriyseniz, önünüzde duran smith wesson'un uzun namlusuna pek bakmayın. silah muhtemelen soğuk olacaktır, tek mermi sürüldüğünde silaha, sakinliğinizden birşey kaybetmemenize şaşıracaksınız, mutlu sonlar size göre değil çünkü.

o anda tek yapmanız gereken, silahın geri tepme mesafesini doğru hesaplamak, yoksa ikinizi de rus cennetine gönderebilirsiniz.

12 Mart 2010 Cuma

ikindinin usulca terkettiği kent

3/12/2010 10:57:00 ÖS Posted by mistrafantastic , , No comments
arkamdan akan yolda şehir usulca terkeden binlerce insan var, benimse onlara arkam dönük, ama şehirin içindeyseniz gideni hissedebiliyorsunuz. bu havanın hafiflemesiyle değil daha da ağırlaşmaya başladığı zamanda oluyor, güneşin batmaya başladığı ikindi vaktinin sonlarına doğru...

sahilde ufka karşı oturuken bir bankta, elimde olmadan kollarımı önüme doğru bağlıyorum, istediğiniz kadar gelin üzerime dalgalar der gibi. rüzgar daha sert esmeye başlıyor ben böyle yapınca, daha da sarılıyorum montuma, inatla izlemek istiyorum güneşin batışını ve şehrin kızıllığın arından karanlığa bürünmesini, yanan sokak lambalarının ortama ayak uydurma çabasını görmek istiyorum.

yanımdan geçen bir çocuğu çeviriyorum:

- bana balık-ekmek alsana şuradan...
- tamam abi, diyor ve elimden alıyor parayı sakince, kendisine yaptırıp geri dönüyor.

onun ekmeğinde soğan var, ben çiğ soğan yemedim hiç, hayatım boyunca. yanıma oturuyor ve bank o an duygu kapasitesi açısından doluyor. soğuktan çatlamış dudaklara ve neredeyse dökülecek derecede çürük olan dişlere sahip olduğumu olduğumu unutup ekmeğimi yiyorum. o benden yavaş, olsun. küçük bir çocuk yemek yerken birçok şeyden daha ilginçtir: duruşunu, aklından geçenleri, ellerinin üşüyüşünü ve sizin ona baktığınızı hissedebilir ve tüm bunları yemek yerken, gözlerini belli bir noktadan ayırmadan yapar.

güneş ufku kızıla boyarken, çantasından bir resim defteri çıkarıyor çocuk, başka birşey yok zaten kendi boyundaki çantasında, bir de kalem çıkarıyor. dizlerinin üzerinde koyduğu deftere çizmeye başlıyor şehrin silüetini, önündeki parmaklardan başlayarak.

ben de çıkarıyorum not defterimi, önce başlık atmaya çalışıyorum, birçok yazı yazan kişinin aksine. yazının gidişatına göre isim vermek bana göre değil çünkü, attığım başlık çerçevesinde yazmak daha rahat, konudan konuya atlayan bir yazarsanız eğer. başlığımı atıyorum, ve ben yazmaya, o çizmeye başlıyor artık. üçümüz arasında gizli bir sözleşme var sanki, o resmini gün batana kadar tamamlayacak, ben yazımı gün batana kadar yazacağım ve şehir bize poz verecek kıpırdamadan.

yaznımda duran çocuğu anlatıyorum yazımda, ama ona hiç bakmadan, hissediyorum kağıda attığı her çizikten sonra ruhunu çünkü. o da hissediyor muhtemelen, çocuklar tüm samimiyetsizlikleri hisseder çünkü. silüet kızıla boyanırken, vaktimizin azaldığını hissediyorum, dalgalar sakinleşti ve otobüsler arttı, araba zırıltıları arasında şehirin sesini duyamaz olduk çünkü. kansızlık için kullandığım haplardan birini atıyorum ağzıma, daynılmaz bir metal hissi uyanıyor geçtiği her yerde. umursamadan yazmaya devam ediyorum, son paragrafa yaklaşırken, yanımda duran çocuğunda artık gölgelendirmeye geçtiğini görüyorum, senkronizasyon böyle birşey demekki.

artık silüet tamamen kızlken ikimiz de kafamızı kaldırıp ufka doğru bakıyoruz, martıların sesi ve vapurların sesi birbirine giriyor, defterimi kapatıp cebime koyuyorum, çocuk da defterini koyuyor kocaman çantasına, saat tikliyor, arkamdaki camiden bir ezan sesi yükseliyor, cemaate yetişmek için koşan insanları hissediyorum, evine yetişmek için koşan insanlar hissediyorum, kardeşinin elinden tutup evine giden abiyi hissediyorum, eşinin mezarı başında ağlayan insanları hissediyorum..

elimde olmadan çocuğun elinden tutup kalkıyorum oturduğum banktan; insan yattığı kişiyle değil unutamadığı kişiyle uyanırmış diyen insana hak veriyorum, ikindinin usulca terkettiği kentte...

sözlükçünün seyr ü sefer defteri #2

3/12/2010 02:47:00 ÖS Posted by mistrafantastic , , No comments
6 espri yazarlığı

bana kalırsa üstadların yazdıkları tanımlar 4 hafta sonra artı oy alırsa bunlar iki artı oy olarak değerlendirmeli. gününü aşan tanım yapmak zor, günlük olaylara basit espritüel yaklaşımlar getirmekten başka bir şey yapmıyormuşuz gibi geliyor, sıkılıyorum, kahvem soğuyor.

anlamsızlaşıyorum.

7 ahmet hakan tipi yazarlık

140 karakterle iletişmek, 30 cümlelik bir köşe yazısını 4 parçaya bölmek, her yere laf yetiştirmek, üç noktayı anlamsız yerlerdde kullanmak, fular takmak gibi birşey.

iskelenin sancağında kara bir bayrak var, bakanları kör ediyor sanki...

8 bayülgenizm

beyaz türk olarak, beyaz türkleri eleştirebilmeyi isterdim. ama kendi içimde de yanlışlığa düşmeden, eleştirdiğim birini medya arkasına alıp eleştirmek, aynı kefedeki birini ise yanıma alarak modern dünyayı yorumlamak ilginç bir şey olsa gerek.

en azından beyaz değil. birikimli.

sözlükçünün seyr-ü sefer defteri

3/12/2010 02:46:00 ÖS Posted by mistrafantastic , , No comments
müstearın arkasına saklananın tuttuğu notlardır.

madde 1-5:

1 sözlükçünün beresi

ogün samast f tipi cezaevinde evlendi bugün. beresi de meşhurdu kendisinin. belki de katil olduğundan...

edebiyatı katladen sözlükçünün beresi nasıl acaba, ve dahi anlamına geldiği halde ayrı yazılmayan de lerin hesabını kim soracak?

2 bu ahval ve şerait

mahlas seçiminden dolayı eksi alan ya da artı alan yazarlar olsun isterdim. ben de güzel bir mahlas seçip sevgicilik oynardım belki o zaman.
terzi söküğü diye bir şey var şu sıralar başımda, kendim dikemiyorum, terzi olsam gerek...

3 adolf kittler

böyle bir çilingir olsun isterdim. adına rağmen kilitleri açsa, adını aldığı kişiye rapmen güler yüzlü olsa...

4 gitmek mi zor anam kalmak mı zor

her gün giden yazarlar görüyorum, görüyorsun, görüyor. giden yazarın arkasından nick altına yazılanlardan başka, bir şey kalmıyor sanırım. bir de dost listesinde karşısında yazan offline yazısı. kalmak gitmekten zor, düşüncelerin altında ezilmek farklı çünkü...

5 donanımlı yazar

aklıma bir tek murat menteş geliyor, yuvarlak gözlüğüyle. levi strauss'a da çok benziyor. taha kıvanç da tamamen ayrı bir konu.

iki yüzyıl sonrasına verilen randevu

3/12/2010 12:02:00 ÖS Posted by mistrafantastic , , No comments
eğer dakik bir insansanız bir yıl önce buluşma yerine gidersiniz, bekletmek istmezsiniz randevulaştığınız insanı.

beklerken, insanların davranışlarının haritasını çıkartırsınız, kendi olduğunuz yeri "x" ile işaretlersiniz, klasik olanı seversiniz çünkü. bacaklarınız üşümeye başladığında, bacak bacak üstüne atarsınız, ellerinizi önündüzde kavuşturursunuz. tek hareket organınız gözlerinizdir artık. gerçekleşmeyen düşleriniz aklınıza gelir, ıssız tarlanızda yitip giden düşünceleriniz yapraksız birer fidan gibi gelir gözünüzün önüne. herşeye rağmen gerçekleşek olan buluşmayı 199 sene beklemişsinizdir, kapılar yüzünüze kapatıldığınızdaki hislerin, vücudunuzda açtığı yaralar geçmeye başlamıştır artık.

camiden çıkan insanlar gözünüze çarpmaya başlar, insanların camiden çıkarkenki hallerini de haritaya yazarsınız, kendinizin olduğu yeri gene x le işaretlersiniz. bir sigara yakarsınız rüzgara karşı, duman burnunuza dolarken gözleriniz kızarır, bir anne ve bebeği size ilginç bakışlar atarlar, gülümsemekle yetinirsiniz. anneyi bebeği de haritaya eklersiniz. harita genişlemektedir artık..

yaşlı bir çift geçer tam önünüzden, saygıyla eğersiniz başınızı, bacaklarınızı normal hale getirisiniz:

- merhaba evladım.
- evet bey amca.
- meydana nasıl çıkabiliriz?
- şu yoldan devam edin..
- çok sağol evladım.
- siz de..

çift devam ederken yoluna, haritaya eklendiklerinizn farkında değildir. artık bekleyişin sonu da yaklaşmaktadır.

çantanızı açarsınız, bir kitap çıkarırsınız rastgele, gözünüze çarpan ilk kelime sectum olur. bahtsız bedevi olayını aklınıza getirmemeye çalışarak okumaya devam edersiniz, insanlar bulanıklaşır, içinde bulunduğunuz baloncuk sizi seslerden, insanlarda ve rüzgardan korurken, kitabın saman kağıdından gelen kokuyu da işlersiniz haritaya.

birden sessizliği yırtan bir korna sesi, sizin baloncuğunuzu patlatır, etraftaki tüm sesler kulağınıza hücum ederken, kaldığınız sayfanın köşesine bir x koyasınız, kafanızı kaldırdığınızda olayın faillerinden kimse yoktur. kitabı çantanıza yerleştirp kafanızı kaldırdığınızda bir ses duyarsınız:

- çok bekletmedim değil mi?
- ben de yeni gelmiştim zaten.

haritanızı çantanızın en nadide yerine koyup yüzünüze bir gülümseme yerleştirirsiniz.

8 Mart 2010 Pazartesi

karanfil tadında sevmek


aylar sonra yaktığım ilk sigarada farkettim seni özlediğimi, soğuk bir bir bıçak gibi yüzümü keserken. dumanların içinde hayalini aradım, son bir umutla... umut ve amat aynı kökten geliyor, birisi sıcak, geleceğe güzel bakmamı sağlarken, amat ölüm demek, yok olmak demek...

emilio santos gibi öldürdüm hayallerimi senin için, sayısı önemli değil. ilk defa bir hayalini öldürdüğünde, kendi ellerinle, her tarafın uyuşuyor, küçükken olduğun o çocuğu kaybettiğini anlıyorsun. ikinci defa bir hayalini kendi ellerinle yıktığın zaman sadece bir burukluk oluyor, unutuyorsun ama zaman alıyor. üçüncü defa hayalini öldürdüğünde hiç bir şey hissetmiyorsun, sıfır duygu yoğunluğunda yaşadığın hayatında bir değişiklik olmuyor, umrunda da olmuyor.

işte amat'ı hissetmek, yokoluşu hissetmek böyle birşey. karanfil gibi temizlerken ve dindirirken acılarını, bir burukluk bırakıyor ağzında...

protege moi diyor placebo, sözlerini anlamıyorum ama duygular aynı, her çalan nağmede istediğimden beni koru diyorsun. giderken bağıramadım, konuşamadım bile arkandan, pişman değilim, arkanı döndüğünde, rüzgarın taşıdığı kokunu bugün bile hissediyorum, karanfil bile bastıramıyor kokunu. ben kimim? kulsun sen diyor derinlerden bir ses, biri seni yönetmeden bir hiçsin diyor, kaçıyorum ama uzaklaşamıyorum o sesden, ses yankılanıyor büyüyor, göz bebeklerim büyüyor, boşluk büyüyor, ağzımda karanfil kokusu...

gölgesinden korkan bir insan oldum, her geçen saniyede önümde büyüyen sorunlarla, korkularımla yüzleşmekte geç kaldım, onlar beni esir aldı. martılara simit atmaktan başka bir zevkim kalmadı, bir arnavut kaldırımlarda yürürken ayakkabımının çıkardığı ses. tak tak tak... gel desen şimdi, seni arnavut kaldırımlara tercih ederim, en azından onlardan tepki alıyorum, ayağımın vuruşuna ritim katıyorlar, sen bir kere yapamamışken bunu...

ağzımda karanfil kokusu, bir çingenenin ellerinde çiçekler, boğaza salınmış oltalar, simitin sıcacık kokusu...

ana rahmine dönme sendromu


bugün uyurken üstüm açık kalmış, üşümüşüm belli, cenin pozisyonunda uyandım. biz istemesek bile insan vücudu anneyi yadediyor mütemadiyen demekki.

başımın altındaki yastığın kılıfında dökülen saçlar, masanın üstünde laptop açık, telefon dibinde, hizmetli gelmiş odayı süpürüyor, gözlerimi açmak istemiyorum. hizmelinin de umrunda değil zaten. kalkıyorum istemsiz, pakette bulunan birkaç sigaradan birini aç karna yakıp, mutfağın pencerisne doğru ilerliyorum.

sevdiği kadının kokusunu ya da eski evinin acılarını yazmak kolay, sıkıysa gelsinler karşımdaki hizmetlinin hayatını yazsınlar. monoton bir hayatı çekici hale getirsinler de bakalım diyorum istemsiz. her sabah uyandıkları bahçeli evlerinde, önlerine gelen yeşil çayı içerken ben de yazarım sevdiğim kadını.

pencereden soğuk geliyor, hava kapalı, üzerimdeki penyede dünden kalma kahve lekesi var. tırnaklarım sigaradan saramış, saçlar almış başını gitmiş.

milyonlarca spermin arasından birinci gelip yaşadığımız hayata bak.