Ægroto dum anima est, spes est. (Erasmus, Adages, 2.4.12)

hekim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hekim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2011 Cuma

yarım putperest - 3

6/17/2011 12:05:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , No comments
"her şeye izin verilmiştir."

"zacariah?" dedi adam.

- benim. reza'dan haber var mı?
- mührünü göster.

genç adam sol omzunun üzerine dağlanan mührü gösterdi. iyice inceledikten sonra inandı.

- henüz yok. anlat.
- maveraünnehir'de aristo'dan bir risale tercüme edilmiş. ulaşamadım. yeni bir hastalık var, bağışıklık sitemini çökertiyor. iki yeni verem vakası var. yahudi bir genç bağdatta hekim okulundan ayrılmış. son derece yetenekli olduğu söylendi. buralardan geçmiş. gezici hekimlik yapmış bir süre. gazalinin bir risalesisine ulaştım.

- onu ver. neden burada oturuyoruz zacariah, biliyor musun?
- hayır.
- dikkatlice izle.

bağdaş kurmuş iki tane adam tepenin üzerinden olan biteni izlerken iki ordu karşı karşıye gelmişti. doğu tarafındaki ordu oldukça mütevazi bir görünümdeydi. batı tarafındaki ordu ise sultanın ordusuydu. şatafatlı komutanlar kollardan saldırmak için bekliyorlardı. avına saldırmak için havlayan köpekler gibi.

- sence kim kazanacak zacariah?
- sultanın ordusu. medreseden haber var mı?
- daha yenisin.

genç kendisine verilen cevaptan hoşlanmasa da sesini çıkarmadı. doğu tarafındaki ordudan bir elçileri çıktı. sağ ayağının üzerine basamıyordu, topallayarak iki ordunun tam ortasına yerleşti:

- teslim olur, kaleyi teslim edersiniz sizleri affedeceğiz.
- ... (sultanın ordusunda bir kaç gülüşme oldu, komutanlar arkalarını dönünce çabucak kesildi sesler.)
- teslim olun.

en ortadaki komutan öne çıkarak başını hayır anlamında salladı.

- kalel, mustafa öne çıkın!, diye gürledi topal elçi.

iki tane genç öne çıktılar.

- hemen kendinizi öldürün. cennetin kapıları size açılacak.

yüzleri ışıldayan gençler hiç bir tereddüt göstermeden ellerini silahlarının kabzalarına götürdüler ve karınlarına sapladılar. akan kan kumu kırmızıya boyarken, sultanın ordusunun ön tarafındakiler, gençlerin yüzündeki mutluluk ifadesi ve kan zıtlığını çözmeye çalışıyorlardı. bir iki adım geri çekilme oldu, sultanın elçisi donup kalmıştı. mütevazi ordu moral olarak öndeydi artık. elçi konuştu:

- sayıca fazla olabilirsiniz ama bunun gibi iki tane askeriniz yoktur.

sonucu belli olan bir savaşı izlemeye gerek yoktu. yerlerinden kalktılar ve yürüdüler. üç gün geçti. isfahan'a vardılar. adam iç geçirdi. büyük şehir sukunetini koruyordu. zacariah'ın kafası karışıktı. adam çubuğunu yaktı, su içti. savaş kaybedilmişti ama mütevazi ordu isfahana doğru gelmemişti. o yüzden şehirde bol bol gözyaşı ve rüzgar vardı.

"işlerin yolunda gitmesi gerek. o kitap gerek. sultanın korunması gerek. yolunda gitmesi gerek. bu akşam. yeşil sarık. gece zehir. sultan. koru."dalmıştı. tütünü değiştirip tekrar yaktı. zacariah çeviri risaleyi okuyordu.

- kalk.

zacariah kalktı. ne yapacağını biliyordu. giyisinin kolundaki ufak bıçağı biraz öne itti. hazırdı.

- yeşil sarıklı.

zacariah yeşil sarıklı adamı gözledi. normal şartlarda dikkat çekmezdi. sakince yürüyordu. sol eliyle cebindeki mektubu kontrol etti zacariah. yerindeydi. ilerledi. tütsü kokusu geliyordu. iyice yaklaştı. yeşil sarıklı arkasına döndüğünde çoktan bıçağı kolunda çıkarmış, sırtına saplamaya hazırlanıyordu ki döndüğü için adamın göğsüne saplandı. zacariah hemen adamın üzerine eğilip mektubu adamın koynuna koydu. öylece bekledi. adam izliyordu.

bağrış çağırışlardan dolayı askerlerden biri geldi. zacariah bir şeyler söyledi. asker diğer arkadaşlarından ayrıldı. bir çeyrek saat sonra sultanın kendisi maiyeti ile oradaydı.

- adın ne?
- zacariah efendim.
- neden öldürdün?
- sizi öldürecekti efendim. hekim kılığına girmişti.
- nereden biliyorsun?
- handa duydum efendim. bir mektuptan bahsediyordu.

sultanın bir göz işaretiyle adamın üstü arandı, mühür kırılıp zarf açıldı. sultanın suratı renk değiştirdi. sonra mektubu yaverlerinden birine uzattı.

- ne istiyorsun ödül olarak?
- hizmetinize girmeyi ve katiplik yapmayı efendim.
- tamam.

zacariah askerler ve maiyet ile oradan ayrıldı. her şey yolunda gitmişti. genelde daha zorlu olurdu bu tip işler. ama sultan ve ordusu o kadar karışık ve düzensizlerdi ki en beceriksiz casusları bile yakalayamıyorlardı. zacariah kısa bir an adamla göz göze geldi. ciddiydi. gerisin geri döndü ve vakur adımlarla sultanın arkasında yürümeye devam etti. sol omzunu ovuyordu. meydandaki herkes dağıldı. yeşil sarıklı adamın eşyaları satışa çıkarıldı. adam, ölünün üzerinde bulunan iki parşömeni ve minyatür kılıcı aldı. bir torbaya atıp sıkıca sardı.

parşömenleri dikkatlice inceledi. onun yazısıydı. içini ılıklık dalgası kapladı. hemen katladı parşömeni ve bir güvercin satın aldı.

14 Haziran 2011 Salı

yarım putperest - 2

6/14/2011 11:48:00 ÖS Posted by mistrafantastic , No comments
dudaklarındaki çatlağı güvercin yağıyla ovdu. kehribar rengi şişeyi çantasına koyarken etrafını kontrol etti. davul sesi geliyordu. doktor bozuntularından biri gelmiş olmalıydı. ayaklarını sürüyerek o tarafa yöneldi. yüzü görünmeyen kadının elinde gülümseyen bir çocuk vardı. kadının ayaklarının tabanları tozluydu, elinin biri açık. kadının eline bir parça ekmek, çocuğun koynuna ise madeni bir para koyarak yoluna devam etti.

gösterinin olduğu alana vardı. halk yavaşça toplanırken nalburun biri çırağına küfrederek çıktı. saniyeler içinde suratı değişti, yüzü gülümseyerek alandaki kadınlardan birine yanaştı. hemen hemen her kesimden insan toplanmaya başlamıştı alana. gittikçe ısınan havada insan ve ter kokusu dayanılmazdı.

sahneye çıkan çocuğu gördü. kısa bir an için göz göze geldiler, gözleri yeşil bir çocuktu, muhtemelen romalı diye düşündü. omuzları genişti. çenesinin hemen altında boynuna kadar uzanan sprial bir dövmesi vardı. dudakları ise göstericilere konuşurken ağzı sulanmasın diye tuzlanmıştı, yer yer kraterler ve yeni kapanmış yaralarla doluydu. ayaklarında kırbaç izleri ise nispeten yeni sayılırdı. henüz hokkabazlığı öğrenmiş bir çocuktu bu. çabuk öğrenmesi için ayak bilekleri kırbaçlanırdı bu çocukların. ufak bir torbadan yanakları parlayan bıçakları çıkardı, birbirine sürttü. bıçakların çıkardığı o kendine özgü sesle bir kaç kişinin kıpırdadığını hissetti. türk olmalıydılar. tekrar gözlerini çocuğa çevirdi.

sıkı sıkı tuttuğu kitabıyla, çantasına da dikkat ederek kurulmuş sahnede dekor olarak kullanılan kitapları da görebileceği bir yere geçti. bölgenin lordları, dulları, çocukları şimdiden başsız gürültüler çıkartıyordu.

sahneye çıkan doktor başıyla emir verdi çocuğa ve gösteri başladı.

"iyi dünler, iyi günler!"

bir yandan adam türlü palavralarla ilacını anlattı. sonra bölge yöneticisini övdü. soğuk bir gülümseme ile karşılık verdi yönetici ve hediye ilacı kabul etti. muhtemelen bal ile tad verilmiş, birkaç bitki ile de kokulandırılan içkiden başka bir şey değildi. tek iyi etkisi bağırsakları açması ve hücre yenilenmesiydi. kelliğe ve yaralara iyi gelmezdi, düzenli kullanılması gerekti. adam birkaç masal anlattı. şövalyeleri öven bu hikayelerden meydandaki papazlar pek hoşlanmasa da lord her masalın sonunda ellerini ikişer kez çırptı. anlatıcının gözlerinden bir rahatlama geçti. öldürülmeden kurtulmuştu. yöneticilerin sağı solu belli olmazdı.

ilaçları satmaya başlayacaktı. çocukla göz göze geldi anlatıcı, çocuk bıçakları çevirerek ona döndü, her tam dönüşünde çevirdiği bıçaklardan birini yere bırakıyordu ama gösterinin normal seyri bu değildi. bıçaktlar teker teker torbaya düşerdi ve gösteri biterdi.  son üç bıçağa geldiğinde eline inen bıçağın ucundan ustalıkla tutup anlatıcıya fırlattı, bakışları çocuğu izleyen anlatıcı, köpeklere özgü bir inilti çıkardı. saten elbisesinin dantelleri kan ile boyanırken yüzü izleyicilere bakacak şekilde düştü, bir kaç saniye içinde. çocuk elindeki diğer bıçağı lorda, diğerini ise hemen yanında ayakta durana büyük bir ustalıkla fırlattı. askerler çocuğu yakaladılar. hemen oracıkta başı kesilen romalı çocuk, boynundaki spirale dokunmuştu önce, daha sonra ise haça. en ufak bir direnme göstermemişti.

lorda attığı bıçak lordun kulağını sıyırmıştı fakat lordun kulağında saniyeler içinde yeşillenmeler başlamıştı. bıçağın ucu zehirle ovulmuştu muhtemelen. "hekim var mı!" diye bağırdı askerlerden biri. kimseden ses çıkmadı.

adam yavaş adımlarla sahnedeki dekorun içine doğru ilerledi. kitaplara yaklaştı ve eş-şifa yazan kalın kırmızı kitabı aldı. bu sırada askerlerden biri lordun kulağındaki yarayı temizlemeye çalışıyordu ama baldıran zehri veya haşhaştan yapılmış bu zehirden kurtulmasının yolu kulağın tamamen kesilmesi ve kesilen yerin ayı yağıyla ovulmasıydı.

olan biteni seyrederken birinin elini çantasına uzattığını hissetti.farketmesi kendisi için hayırlı olmamıştı.  hırsız bir yumrukla yere serdi adamı. sonra ellerini belindeki meşin torbaya uzatt,ı çekti ve aldı paraları. karnına ve ağzına tekme salladı. yerdeki adamın kırbaç izli ayak bilekleri açıkta kaldı. hırsız ayaklarını omuz genişliğinde açtı ve yerdeki adama muzaffer bir gülümsemeyle baktı. askerler karışıklıüa doğru  yönelmişti.

geri dönüp yirmi altı buçuk dişiyle gülümsedi yerdeki adam. hırsız koşar adım uzaklaştı. ayak bileklerini ovdu. böğrünü tutarak kalktı. çocuğun kanının kokusu bu sıcakta çekilmez bir hal almıştı.  büyük hekim'in kitabını çantasına koydu. çantasındaki tozları nasırlanmış elleriyle vurarak temizledi. lord acı içinde uluyordu, zehir kulağından başka yerlere sirayet etmiş olmalıydı.

asker ihtiyara döndü ve sordu:

- tanrıya inanmıyor musun? boynunda haç yok?
- akıl kaçınılmazca neseneler yaratır kendisine. bu yüzden her düşünenin tanrısı, düşüncesine göre şekillenir.

yarattığı akıl karışıklığından faydalandı, hızlı adımlarla geldiği yere doğru giderek alandan uzaklaştı. dilenci kadın yoktu. verdiği bir parça ekmek yerdeydi, üfledi ve çantasına koydu. şehrin batı kapısı gözüküyordu. başındaki sargıyı gözlerinin düzelterek gözlerinin hemen üzerine yerleştirdi, ağzını ve burnunu da kapatarak kapıdan çıktığında sakson borusu ötüyordu. lord ölmüştü.

yarım putperest

6/14/2011 12:41:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic , No comments
etekleri yerleri süpürüyordu ve sakalları kıvırcıktı. başına doladığı beyaz örtüde yer yer kırmızı izler vardı. üstü başı pek temiz sayılmazdı, elindeki kitabın meşin kapağı parlıyordu güneşin altında. gözlerini kısarak yaklaştı, ayaklarından tahtalara özgü tok bir ses geliyordu her adımını atışında. simsiyah ayak tırnakları üzerinde beyaz elbisesiyle uyumsuz; bunu takar gibi bir havası yoktu.

bulduğu gölgeye oturarak elindeki kitabı açtı. önüne açtığı mendil çok kişiyi şaşırtıyordu. kitap okuyan bir dilenci olur muydu? ama o dilenci değildi, sadece havalanması için mendilini sermişti. omzundan dürttüğünde parayı atan adamın irkilmesi bundandı. elindeki kitabı elleri sıkı sıkı sarıyor, kimse bilmez kitabın içeriğini. çok kez dövülmüş gibi görünen ve dişleri çökmüş bir ihtiyarın kitabı kimsenin umrunda değildi. gelen giden süzüyordu, bakışlar içinde geçer ve kaybolurdu sonra.

yanına yaklaşan biri sordu:

- meczup musun, necisin?
- ...
- derdin ne be adam? eğer okuman yazman varsa bir şeyler isteyeceğim iyi para veririm.
- ...
- söz veriyorum, kötü bir şey istemeyeceğim senden.
 kafasını kaldırdı, yüzüne vuran güneşten memnun olmayarak adamın gözlerini aradı, bir kaç saniye süzdükten sonra;

- boş sözler verenler ve bunlara inananlar ancak şeytanın yolundadırlar.

yeni gelen adam sessizce uzaklaşırken kitabına döndü. sırtı dümdüz olan adamların dert çekmediğini bilirdi.

verilen selayla beraber ayaklarını topladı alışkanlıkla. öleni bilmiyordu ama ağlayamayan ve haykıramayan birini görmüştü, ürpermiş gibiydi, hem de bu havada. olayın vehametinden etkilenmişti, ilk kez ölüm görmemesine rağmen.

ölünün kokusu değil de naaş kalkerken duyulan kokudan nefret edilir. gelen tütsü kokusundan uzaklaşmak için eteklerini ve çantasını topladı, her yanı eprimiş. yavaşça toprak zemini ezdi. ayağının altındaki topraktan zerreler havaya karıştı. her fırsatta kendisini tekmeleyen katilin cenazesi kalkıyordu, onu sevmeyen kardeşi ve bir kaç kişi dışında musallanın yakınında kimse yoktu.

onu gören herkes şöyle bir dönüp baksa da aldıracak durumda değildi. sağ bacağının üstünü ovuyordu. yatanın o olduğunu, öldüğünü bilse de geri gelmesini, bir sonraki seferde hedefi bulmasını diliyordu. kendisini açık etmemişti, ölen katildi ama putperesti korumuştu.

naaş kaldırldı, bir çınarın dibine açılan dikdörtgen şeklindeki oyuğa sadece beyaz bir kefenle yerleştirildi. kardeşinde hiç bir renk yoktu. sanırım ölü ona dokunulmazlık kazandırmıştı.

imam sakin ve biraz da dalgın bir şekilde, tek düze bir sesle idare etti töreni. fısıltıyla iyi bilirdik dedi iyi bilenler. onun adını duydu ve yere tükürdü. anglo sakson bir tepkiydi bu.  imam kafasnı eğdiğinde bir an önce işi bitirmek isteyen kardeşinin ilk toprağı acaleyle atması aklının bir köşesine yazıldı. kefene sarılı bedene çarpan tok toprak sesi kesildi bir süre sonra.

kardeşi ona yaklaştı ve sordu:

- bir katilin katledilmesi paradoks mudur ilahi adalet mi?

sustu, bir cevap yoktu. sorma sırası geldiğinde sordu:

- abin cehenneme gidecek inancına göre. inanıyorsun, neden?
- sorgulamam. inanırım.

kardeş uzaklaştı. üstlendiği sorumluluklardan sırtının kamburlaşmıştığını farketti.

elindeki kitabı daha sıkı kavradı ve su içti. tütsü kokuyordu.