Ægroto dum anima est, spes est. (Erasmus, Adages, 2.4.12)

15 Ocak 2015 Perşembe

Isırılan ve sevilen her şey

1/15/2015 04:50:00 ÖS Posted by mistrafantastic 1 comment

Seni tamamlamak
Birini bulmak değil.
Sokakta para bulma değil
Araba kazasında gibi heyecanlı.
Parazit gibi içinde
Sadist hastalık gibi ruhumda
Düşüncelerimi katlanmış.

Onsuz, bağımlılığı
Onsuz, nefes
Onsuz, umut
Yeterince iyi olacağım dua,
Uzun günlerde tüm uyanık kalmak.

Cılız parmaklar,
Lekeli yüzünden götürüldü
Isırılan ve sevilen her şey
Arzu uyuz köpek
Çabayı senin parmaklarından dökeceğim,
Umursamaz ya da hayatta kalmak için gerekli.

Orman yangınları
Volkanik patlamalar
Güzel çizilmiş bebekler
Dinamit çubukları dolu bir binada.

Bu yamyam dünyada
Nefes çürüyen et
Tuzlu, acı ruhlar ile dolu.

2 Ekim 2014 Perşembe

Tramvaydaki Muhacir Kızı

10/02/2014 09:56:00 ÖS Posted by mistrafantastic 1 comment


Ebuzeran için.

Eğer yalan söylüyorsam
bile doğruyu söylüyorum,
çünkü kendinizi savunsak da
ben sen olmayacak biliyorum
                                   - sana giden hatlar kalkalı çok olmuş.

Benim için ne ayıp,
mutluluk beni öldürecek
Arkamda bu dağlar,
diyorum seni bulundurmaktadır.
                                   - toplu taşıma ömrü kısaltır.

uyku-çarpık kirpik,
koyu ve parlak,
gökyüzünü aşağı çekmek için
yeterince büyük görünüyor kalbin
                                   - kendine çıkan yollar bir değildir.

klişe semboller gibi kuşlar hakkında
tramvayda edebiyat için yer yoktur.
cennet kuşu değilim
gerçekte ben hiç kuşum.
                                   - uçamayan kuşlar için üzülüyorum.

şiir gibi ağlama yapmıyor.
önce vardır ne zaman olur
yine ben yararsız sembolizm yaparken
hakkında hıçkırıklarla dolacak
bir köşe yok.
                                   - beni sana giden hatlara bağlasınlar.

yaprakları düşmüş
tüm güzel şeyler gibi güneye uçuyor
ama o hala burada çıplak bir dalda
umutsuzluğu dallara bağlıyor.

                                   - hadi in de bir daha binelim.

24 Eylül 2014 Çarşamba

Devlet Bankası Kuyruğu Bağımlısı İhtiyarlar İçin Sone

9/24/2014 11:06:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic No comments

Turgay Bakırtaş'a.


Devlet için düşünüyorum
Senetler, yasalar, faturalar
tüm duyduğum
Kuyruklarda bağımlılar var.
                                               - Plaza şubeleri dahil değil.

Banka  züppe zengin kız gibi
Bi' bakar mısınız  demek
Dinlemek ve dinlenmek için
bekletiyor banka kuyruklarında
maaş vermek için bile nazlanıyor.
                                               - İhtiyarlara yer veriniz.

Milletimiz şaşırmaz, şaşmaz
banka memurlarının ciğerlerini bilir
kimse banka kuyruğunda ölmemiştir
gençlerin sinirlerinden başka.
                                               - Kalbi zenginler de dahil.

İşte geliyor sıra almak için yardıma muhtaç
her banka kuyruğu biraz komünisttir
Bankalar kapitalist fakat
Kuyruk ihtiyarları hep pesimist.
                                               - Mutluluk bu dünyada üretilmiştir.

 inancımızı kaybediyoruz ihtiyarlara
Adı berke olan bir dedeye ne kadar güvenebilirsin
adı berke olan birinin banka kuyruğunda işi ne?
                                               - Postmodernizm herkese uğrar.

Yapacak bir işleri yok belki
o kuyrukta bir küçükten aldıkları gülümsemeyle
Faturalarını ödeyip maaşlarını alıp
dönüyorlar kendi kuyularına.
                                              
- Beyefendi buyurun.
- Ben emeklilik için prim yatıracaktım.

7 Eylül 2014 Pazar

Dilinden zemzem içirmek nedir allasen?

9/07/2014 11:22:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic No comments


Birilerini hedef tahtasına yerleştirmek hoşlanmıyorum, fakat bu şiiri eleştirmem yüzünden kaçak güreşmekle itham edildiğim için bir şeyler yazmak durumunda kaldım. Şiir Yahya Kurtkaya'ya ait. Kendisinin iki şiir kitabı var. Bir Nokta dergisinin 151. sayısında yayınlanan "Sığınak" şiiri. Öncelikle şiirle alakalı bir kaç şey söylemek gerek.

Birincisi şiirin tamamında bir ses uyumu oluşturmaya çalışılmış fakat mısralar hep eksik, özellikle sesli okuyunca birinci ve üçüncü kıta aksıyor. Bu aslında genel bir sorun, şairler şiirlerini bilgisayarda yazmaya başladığından beri şiirlerini sesli okumuyorlar.

Belli yerlerde, mesela "dahası ne olsun daha" ve "kucaklayacak dallarıyla çelimsiz sözlerim" gibi mısralar var, kendi içinde çelişiyor. "çelimsiz mısra" nasıl kucaklar veya "dahası ne olsun"dan sonra bir şey olmaması beklenir fakat "daha" diye devam ediyor. Metafor kullanmayın demiyorum, hobi olarak gene kullanın ama dönüp bir bakın ne diyorum ben diye.

Sonra, her taraf klişe, özellikle "bana dilinden zemzem içir" mısrası, saçma sapan erotik bir mısra, üstüne zemzem koyularak islamîleştirilmeye çalışılmış. BUnları çok gördük. İyice midemi bulandırıyor. Şiirin açılıştaki iki mısrası da aynı şekilde.

Şiirde bir bütünlük yok. Başladığı yerde kullandığı jargon ortalarda bir yerde doğaya kayıyor, sonra başa dönüyor. Önce kaçıyor, sonra sarmaya çalışıyor filan. Kötü şiir vesselam. 

Son bir şey daha. Sürekli yazıyorum, fakat sakalım yok dinlenmiyorum. Şairlerin kendi şiirleri dışındaki şiirlere kötü bir önyargı ile yaklaştıkları varsayılır fakat iyi şiir bellidir, kötü şiir bellidir. Her şair bazen kötü şiir yazabilir. Bir şiir sizin arkadaşınız/yakınınız yazdı diye iyi şiir olmaz. Şiir yazan eleştirilmeye mahkumdur. Ben yazayım herkes beğensin, beğenmeyen de eleştirmesin diye bir şey olamaz.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

7 Adımda Alper Gencer Şiiri Yazma Rehberi

7/20/2013 01:19:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic 3 comments


Sürekli sevgilime şiir yazamadığım trip yiyorum, abi biz de romantik olalım şiir yazalım, abi bir şiir yazsak sevgilimli diyen arkadaşların aylardır beklediği bu rehberi yazmak farz oldu sanırım. Siz de ezik kalmayın sevdiğinizin yanında diye aşağıdaki adımları uygulayın. Örnekli anlatıyorum:

1. Şiirde mutlaka çocukluğa referans bulunsun.

"biz birbirimizin bilyelerini paylaşan
akşam ezanından önce eve giren çocuklardık."

2. Sevgilim kelimesi mutlaka bir yerlerde geçsin.

"sen bu yanlışları yaptığında
ben çok uzaklarda olacağım sevgilim
azami miktarda duyguyu heybeme alıp
kalabalık bir istasyondan hareket edeceğim."

3. İncile referansları eklemeyi unutmayın. Benim favorim çarmıh mesela.

"mutlaka sessizliği çarmıhlara germeliydik
kollarından bacaklarından
içimizdeki bu acıyı
göğe yükselirken izlemiydik."

4. İkinci yeniden ayrılmayın. İkinci yeni sizin rehberiniz.

"ben sana giderken
ruhumun yırtılan yerlerini görüyorum
şaşırmıyorum."

5. İkileme yapmayı unutmayın.

"sayfaları çeviriyorum hışır hışır
bu ses duvardan sekiyor
beni buluyor
bu yalnızlığı şeytan doldurmuş olmalı."

6. birbiri ardına gelen iki veya daha fazla satır aynı kelimeyle/kelime grubuyla başlasın.

"şimdi biz burada kahveyi
şimdi biz sakıt bir aşığı
şimdi asıyoruz, yarın çok geç."

7. Biraz arabesk ve lirizm iyidir. Mutlaka koyun.

"ve mutlaka ellerimiz biribirini arayacak
yağmur veya kar - farketmez
inerken omuzlarına."

21 Mayıs 2013 Salı

Mezar taşıma gökten üç elma düştü, sonra sonbahar geldi yazdıracağım.

5/21/2013 12:30:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic No comments
İnsan bazen değil, hiç bir zaman dayanamıyor Cihan.
İnsan çok zaman, nisyanla malul. Bizim hamurumuzda bu var. Biz isyan ederek farkedileceğimizi sanan hiçleriz. Biz kendi kaburgasından yaratılmış olanlara aşık olup, sonra neden kemiklerim acıyor diyen canlılarız. Biz anladıklarımızı anlatıp, kendilerini anlattığımızı sanan insanlarla mücadele ediyoruz. Onlar bizim acılarımıza besleniyorlar Cihan.
Böyle yenilmiş gibi hissediyorum Cihan. Dayanamadığımda. Dayanmak için mi yaratıldık, dayanmanın bir şeyi değiştireceğine inanmak için mi bilmiyorum. Bazen bir baykuşun gözleriyle dünyaya bakmak, arkamdan hakir gözlerle beni izleyenleri seyretmek istiyorum. Beni anlamayacaklarını bildikleri halde, onlara kendimi anlatıyorum. İnsan tekrar ediyor çünkü. Mutlaka bir yerlerde bir zaman beni anlayan benimle aynı durumda olan biri çıkacaktır. Onu bekliyor olacak yazdıklarım.
Mezar taşıma gökten üç elma düştü, sonra sonbahar geldi yazdıracağım.
Hasretle çayını içmeyi bekliyorum;
Ali Berkay.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Murat Menteş'le Ropörtaj yaptım!

5/06/2013 09:36:00 ÖS Posted by mistrafantastic 1 comment


Kendisini Beyazıtta yakaladım. Kırkına merdiven dayamış, merdivenin altından geçen Murat Menteş'i gördüm. Etrafındaki parfüm kokularını aralayıp gözlüğünü kapıp kaçtım. Arkamdan geldi. Sonra ropörtaj yaptık.

- Merhaba Sayın Menteş. Nasılsınız?

- Lao Tzu'nun çok sevdiğim bir sözü vardır: "Gözler sözün kaşığıdır. " Yemek yemek için, gözlüğüme ihtiyacım var, neden aldınız ki zaten? Bu arada durumum stabil, evet öyle olmalı, biraz yamalı hatta.

- Gözlüğünüz Harry Potter'ın gözlüğüne benziyor. Özellikle mi seçtiniz? Adeta bir fenomen haline geldi. (Gözlüğünü uzatıyorum.)

- Teşekkür ederim. (Sol elinin iki parmağıyla gözlüğünü takıyor.) Aslına bakarsanız kendimi orjinal kılmak adına bu tür bir seçim yapmadım, çok bir şansım yoktu. Zaten ben orjinal, biricik bir insanım. Hepimiz öyleyiz. Jani Allan'ın benimsediğim bir sözü vardır: "Bir stile uygun giyinmek manifesto yayınlamaya benzer; modaya uygun giyinmek ise, dilekçe imzalamaya." Ben dilekçe imzalamamayı seçtim, sonra herkes benim manifestomu imzalamaya başladı. Duırumdan memnun muyum değil miyim, buna girmek anlamsız.

- Kitabınızı havaya atarken bir pozunuz var, çokça ropörtajlarda kullanıldı. Amacınız neydi?

- Bilmiyorum inan ki, reklamla ilginen arkadaşların bir fikriydi. Dediğim gibi orjinal olmak için çablamıyorum, roman yazıyorum, karakterlerim ilginç. Benim ilginç olmam gerekmiyor. Ben biraz da Sartre'ın sözünü takip ettim: "Sözcükler dolu tabancalardır." Ben tabancalarımı ateşledikçe insanlar heyecanlandı ve beni öne attılar.  (Kafasına bir meteor düşmüş gibi rahatsız.)

- Çay içelim mi?

- Aslında Nietzsche'nin bir sözü bu duruma --- pardon. içelim tabii ki.

- (Çaylar geliyor. Bir yudum alıyor.) Çay edebiyatı hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce de bu konunun biraz tadı kaçmadı mı?

- Her dönemde bu tür şeyler olur. Normaldir, kültürümüzde çay önemli bir yere sahip, ama eserlerde bu imge az kullanılıyor. "Müziğin sesini duyamayanlar, dans edenlere deli gözüyle bakarlar." der George Carlin. Bunun aynısını çay edebiyatı için düşünmeliyiz bana kalırsa. Kesinlikle bir politik tarafı olduğunu düşünmüyorum ayrıca. Ayrışmaktan ziyade birbirizi tolere edebilmeyi öğrenmeliyiz.

- Karakterleriniz sizin ikincil kişilikleriniz gibi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

-  Herkes Murat Menteş olmak istiyor, ben bile Murat Menteş olmak istiyorum. (Gülüyor.) İnsan birden gelir, herkesin mutlaka başkalarıyla ortak bir noktası vardır. Ben kendi gözlüklerimin arkasından dünyaya nazar ettiğim için karakterlerim öyle sanırım. Bilemiyorum her şeye rağmen. Olabildiğince fantastik karakterler yaratmaya çalışıyorum, ama evimde ejderha beslemiyorum.
( Gülüyor. )

- Deliren bir toplumun yazarı olmak istemiyorum demişsiniz bir ropörtajınızda. Neden böyle bir cümle kurdunuz, insanlar çok mu deli, çok mu dertli?

- Aslında o söze Goethe'nin bir sözünü aracı ederek ulaştım. "Bazen gezegenimiz acaba evrenin tımarhanesi mi diye düşünmeden edemiyorum. " İnsanlar fantastikler ve önceden tahmin edilemiyorlar. Ben 16 yaşımdayken dünyayı kurtarma planları yapıyordum, sonra annem odamı toparladı her şey boşa gitti. Ama bu tür şeyler unutlmuyor nihayetinde. Herkesin bu tür hatıraları var. Hayatınızın belli bir döneminden sonra bunlar size baskı yapmaya başlıyor, her şeyi halının altına süpüremezsiniz. Annemin de güzel bir sözü var, "Nereye koyduysan oradadır." Buradan hareket edip, bilinçaltıma yöneldim. Karakterler ve kurgular ortaya çıktı. Bunları insanlardan saklmanın güzel olmayacağını düşünerek yazdım.

- Peki kitaplarınız çok satıyor, konferanslarınız tıklım tıklım. İlgiden menun musunuz, yoksa kaçmak mı istiyorsunuz kalabalıklardan?

- Samuel Butler'ın harikulade bir sözü vardır: "Aklın peşinden yeterince giderseniz, daima akılla çelişen sonuçlara vardığını görürsünüz. " Bu yüzden bu konu üzerinde konuşmak istemiyorum. Nihayetinde hiç kimsenin beni anlamadığı veya herkesin beni anladığı ya da kimisinin anladığı şeyin ben olmadığı ortaya çıkabilir. (Uzun cümleden sonra nefes alıyor, sigarasına uzanıyor. ) Ki bunların hepsi kötü. Konferanslarıma ilginin azalması için rüküş giyiniyorum, bıyık bıraktım, retro bir hava yakaladım, hiç bir şey kar etmedi. (İmza isteyen bir kızı savuşturuyor.) İlgiden rahatsızım mı bilmiyorum, rahatsız olmalıyım mı onu bile bilmiyorum. Tam buraya uygun bir sözü vardı mevlananın hatırlayamıyorum. Yazmaktan hiç hoşlanmııyorum.

- Teşekkür ederim. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

- Hakkımda yazmayı ve gözlüğümü çalıp kaçmayı bırakın lütfen. O benim! Ben kung-fu kursuna gittim ve elbette tam burada hatırladığım bir Sibel Eraslan sözü var: " Sabır sadece zorluklara tahammül etmek değil. Sabır gücümüzün yettiği halde zalim olmamaktır. " Size zalim olmak istemiyorum. Sizi sevebilirim bile, bundan emin değilim şu an. Son bir alıntıyla sözümü bitiriyorum: "Alıntılar size tüm anlam yelpazesini sunacaktır; tabi elinizde yeterince varsa. "

Elindeki soğuyan çayı bir tek seferde içip, gözlerini arkalarda bir yerde oyalanan insanlara çeviriyor. Gözünün önünden Rachel Corrie'nin " Hepimiz, diğer çocukları merak eden çocuklarız." sözü geçiyor.

25 Nisan 2013 Perşembe

Şebnem, senden olan krizimi evrenselleştirmek istiyorum.

4/25/2013 10:33:00 ÖS Posted by mistrafantastic No comments



Şebnem, vanilyalı dondurmam, ayağının bastığı yerler korumaya alınmalı.
Çok seversen sürekli baştan başlarsın. Sürekli baştan alıyorum sayende.
Şebnem, insan yirmi üç yıl yaşayınca, dünyanın yirmi üç saniyelik olduğunu anlıyor. Sen  kilometrelerce uzaktasın, fotografına baktıkça günah işliyor gibiyim.
Anlamları yitirdim, her duyduğum, her gördüğümü süzüp seni duyuyor, seni görüyorum.
Ayaklarım titriyor, gözlerim bulanıklaşıyor seni görünce. Senin bembeyaz dişlerini, o gülüşünü divan şairleri anlatsın, bana bir defa bakınca grogi oluyorum, ayakta zor duruyorum.
Şu anda Plain White T's den Hey There Delilah'ı dinliyorum. Plak şirketleri olmasaydı seesimizi elektronik kafeslere hapsetmek zorunda kalmazdık. Kitaplar bana dinle küçük adam diye sesleniyorlar.
Şebnem, yüzümde patlayan her tokattan sonra seni görüyorum.
Şebnem, bir çizgideki noktalar kadar seni seviyorum.
Şebnem, yüzünü melekler dünyaya indirmiş.
Şebnem, sen iste tüm gülleri elimle koparayım. seni sevmek için ellerime ihtiyacım yok.
Şebnem sen uyu diye dua ediyorum, uyanıkken başka birini düşünmeni kabullenemiyorum.
Şebnem, yüz dakikalık film çekip bir sene konuşuyoruz ama daim olan sevgimizin sürekliliği.
Şebnem, daha iyisini istemiyorum. Daha uzun cümleler kuruyorum. Ben, keyfim, kahyası, dahi anlamına gelip ayrı yazılmayan de'ler ve dâhi ahali bendeki bu hâli nicedir merak etmekteler.
Şebnem, meraka mahal olmadığını ve halimizden memnun olduğumu ne kadar anlatmaya çalışsam da getirip iki tane kocaman gözünü gözlerimin hizasına koydular. hafakanlar bastı, harfler uçuştu, banliyöler vaktinde geldi, belediyeler çalıştı ve karnımın üzerindeki aslan hareketlendi sonra.
Şebnem, sensiz harcanan her vakur gündoğumunu hor gördüm.
Şebnem, ben senin kalbindeki şiddetle uzlaşmak istiyorum, maskenin arkasındaki yarayı görmek, geçmişinden gelen iblisleri defetmek istiyorum.
Şebnem, sigarayı bırakayım diyorum, annem alkış tutuyor, dayım yola çıkıyor, kaplumbağalarım bahçenin bir köşesinde güneşleniyor, dedemin evi yıkılıyor, halam aşırı derecede kilo alıyor, kardeşim depresyona giriyor, saksısı değiştirilen bitki bile tepki koyup ölüyor, on iki senelik kesintisiz eğitim geliyor, dünyanın bir yerlerinde fırtınalar kopuyor, tsunamler kıyılara vurmak için gün sayıyor, menteş murat yeni romanını yazıyor, mehmet ali birand "eee"lerine devam ediyor, profesyonel öğrencilik yolunda emin adımlarla ilerliyor, bir dişim çekiliyor, kimisi akbilinin boş olduğunu farkedip yüzünü buruşturuyor, che'nin çantasından yeni yeni kitaplar çıkıyor, ben seni sevmeye devam edeyim diyorum.

Şebnem, senden olan krizimi evrenselleştirmek istiyorum.

Mektubuma son verirken tüm yüzlerinden öpüyorum.

17 Nisan 2013 Çarşamba

Murat Menteş tarzı roman yazma rehberi

4/17/2013 08:16:00 ÖS Posted by mistrafantastic , , , No comments
 Ne gülüyorsun? Anlattığım senin hikayen!
- Horatius

Sizi gidi siber otlaklarda gezen sanal su aygırları sizi, yamacıma yanaşın, tepelerden uzak durun. Şimdi size bir kaç kişinin bildiği bir rehberi vereceğim.

Sözlerime başlamadan önce murat menteş'i seviyorum. (arkadaş olarak.)

1. Öncelikle çeşitli yazarların fragmanların yer aldığı kitapları edinin. Bunlardan toparlayabildiğiniz sözleri maddeleyerek yazın. 55-60 taneye ulaştığınızda bırakabilirsiniz. (Mesela: link)

2. Şimdi retro müzikler seçeceğiz, burada tumblr'daki gediklilere şans verin; onlar size yol gösterecektir. Yaklaşık 15 taneye ulaştığınızda bir dinleyin, çok hareketli olanları ve çok yavaş olanları atın, sigara içmediğine emin olduğunuz sanatçıları atın, hırıltılı ses önemli. Bunları da bir kenara koyun. (Örnek: link)

3. Kahraman isimlerini şu listedeki gibi seçin, link. İsimlere uygun meslekler bulun.

4. Psikolog bir arkadaşınızdan ilginç üç hikaye alın. Psikolog arkadaşınız yoksa edinin.

5. Bu hikayelere cyberpunk öğeler katın. (Ayrıntılı bilgi için bkz: cyberpunk) Farklı kültürler hakında bilgi edinin.

6. Aldığınız hikaye sayısına bağlı olarak bölümleri belirleyin,  3'ü 4'ü geçmeyin. her hikayeyi bir kahramanınıza bağlayın. Her bölümde bir önceki hikayeyi diğer hikayenin üzerinden anlatın. 

7. İlginç adı olan yemekleri, tatlıları ve tuzluları not alın. Çeşitli güzel kokulu bitkiler de olur. Bunları asıl kızları betimlerken kullanacağız. (İştah: link)

8. Kitabın sonunu ya en başa yazın, ya da esas kötünün bir hareketiyle başlayın. Sonra hiçbir şey olammış gibi devam edin.

9. Twitterda bir süre takılıp aforizma yazma yetinizi geliştirin. Argo kullanın ama tutarlı olun, geniş yelpazeden ve galiz olabilecek şeylerden kaçının. Çeşitli büyük hayvanların adlarını bilin, bunları betimlemelerde kullanacağız. Silah modellerini bilin, bolca çatışma olsun, silah sesi, barut kokusu eksik olmasın.

10. Kitabı yazmaya başlamadan önce yuvarlak çerçeveli gözlüklerinizi takın. İlk olarak bir deneme kitabı yazınız. Hazırsınız.


4 Kasım 2012 Pazar

ey büt-i nev eda

11/04/2012 12:55:00 ÖS Posted by mistrafantastic No comments



yok abi yok. o kadını ikna edebileceğin bir cümle yok. emin ol yok, bakma o kadar kitaplara, okuma şiirleri, izleme o filmleri.

anasını sattığımın dünyasında bu sevme işleri kadar hasbel kader yürüyen, allah yüzüne bakmazsa olmayacak iş yok. uyusun diye dua ediyorum, ya başkasını düşünüyorsa uyanıkken diyorum. bilmesine rağmen süründürüyor beni. sonu da bu şarkı gibi oluyor, ekşimsi bir tat bırakan güzel bir tatlı. her şey şarkılardaki kadar güzel, dizilerdeki kadar keskin, kitaplardaki kadar sakin olmuyor. olmayınca da nefret ettiğin o sosyal hayatın içinde, saçma sapan kurallarla yaşarken buluyorsun kendini.

sen ne kadar açılırsan o kadar batıyor gibi hissediyorsun ya, attığın her adım onulmaz çukurlar açıyor ya kişiliğinde, durduramıyorsun kendini. ilgin olmadığında senden uzaklaşana yapabileceğin bir şey yok. bir şarkı yok mesela onu geri döndürecek, ya da bir söz yok onu sana inandıracak. olsa bile başkaları için geçerli sözler senin ağzında eğreti durur. farketmezsin.

böyle sevginin ızdırabı da çekilmiyor. sen böylesin işte, hemen çark ediyorsun diyor ya. kendini anlatamadığına mı yanacaksın, öfkene mi kızacaksın, sessizliğe mi gömüleceksin, sigara mı yakacaksın, sesini mi kıscaksın, bağırıp çağırıp sakinleşip geri adım mı atacaksın? ne yaparsan yap kendine kızıyorsun bre. yetmez ama evet seviyesinde süründürülen ilişki öldürür adamı. anlatmayacaksın kendini, açığını buldu mu basmaya acımıyor insanlar.

kitapsız bir yazarım ya, hep ondan oluyor bunlar. uzaktan sevin hacılar, böylesi daha makbul. en azından ilginiz sömürülmez, iliğiniz yerinde durur.

aranağmesine bir, yâr'ına iki.

14.08.2012 02:59

2 Eylül 2012 Pazar

beni harcayacaklar matmazel

9/02/2012 10:43:00 ÖS Posted by mistrafantastic 3 comments

Bugünün hızlı dünyasında, ne yazık ki tefekküre yer yok. Bir mahkûmun iyiye kullanabileceği bolca vakti oluyor. Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gideceği en iyi yer, üniversiteden sonra hapishanedir.
Malcolm X

başımı öne eğip yürümeye devam etmek en iyisi galiba. baharın onlar yüzünden geldiğini sanan insanlar var. geldi sonbahar kına yakın.

depresifliğimi mazur görün, yalnızlık başa vurunca böyle oluyor. yazdığım her şey beynimde birkaç hücreyi öldürüyor. bu işe başladığımda amacım hiçbir şey söylemeyen, insanları bağlamayan şık yazılar yazıp köşeme çekilmekti. olmadı. çünkü ellerimi değdiğim her şeye ciddiyet katmak babamdan geçen bir özellik. konu yine bana geldi.

kimse özgür değil. insanlar farkında değiller. devletin kuralına uyduğunda vatandaş olabiliyorsun [Demokrasi, duymak istediğinizi sandığınız şeyi size söylemelerinin ardından diktatörlerinizi seçmenizden ibarettir. - alan coren ], patronun fikirlerine uyduğunda gazetede köşen oluyor ve dahi en çok özgürlükten bahsedenler suistimalin tillahını yapıyorlar. alkışlar, fırtınalar koparken hashtaglerle adam kurtarma çabalarımız takdire şayan. "bakın susmadım ben!" demek için yazmak, tepki göstermek mantıksız. susan kadar akıllısını göremedik henüz. kendi kapısının önünü temizleye çalışan herkes, dönüp kendi evlerine bakmalılar biraz.

" Surat asmak hakkımız diyoruz ama bunu eleştiri hakkını elimizde tutabilmek için söylüyoruz." [ismet özel]

yüz dakikalık film çekip bir sene konuşuyoruz ama daim olan sevgimizin sürekliliği. [ müslüm baba tandansı yakaladım] "can sıkıntımızdan dolayı sevdiğimiz" şeylerden vazgeçip, yalnız olmayı alışkanlık haline getirmişiz. eskiden ağzına geleni söyleyen ve prim yapmaya çalışan adamlara mal/gerizekalı/ölü taklidi yapın şeklinde yaklaşılırken, şimdi en ufak hassasiyetlerinde el üstünde tutma gibi gureba davranışlar ortaya çıktı.

sürekli "tüm insanları seviyorum lan"la başlayıp, "hepiniz ölseniz gitseniz, tek başıma geberip gitsem ne olur"a geliyorum, sonra sigarayı bırakayım diyorum, annem alkış tutuyor, dayım yola çıkıyor, kaplumbağalarım bahçenin bir köşesinde güneşleniyor, dedemin evi yıkılıyor, halan aşırı derecede kilo alıyor, kardeşim depresyona giriyor, saksısı değiştirilen bitki bile tepki koyup ölüyor, on iki senelik kesintisiz eğitim geliyor, dünyanın bir yerlerinde fırtınalar kopuyor, tsunamler kıyılara vurmak için gün sayıyor, menteş murat yeni romanını yazıyor, mehmet ali birand "eee"lerine devam ediyor, profesyonel öğrencilik yolunda emin adımlarla ilerliyor, bir dişim çekiliyor, kimisi akbilinin boş olduğunu farkedip yüzünü buruşturuyor, che'nin çantasından yeni yeni kitaplar çıkıyor.

mektubuma son verirken, hasretle tüm yüzlerinizden öpüyorum.

2 Ağustos 2012 Perşembe

herşeyi geride bırakıp bilecike yerleşmek

8/02/2012 11:13:00 ÖS Posted by mistrafantastic 1 comment


konyalıydı ve herkes teravih kılıyordu.

rügarsız havada içilen çay harareti almak şöyle dursun, daha da hararetlendirir insanı. gereksiz yere heyecanlanır, daha da gereksiz yere hayaller kurarsın. kurduğun hayalleri gerçekleştirme gücün yoksa gülerler insanlar. yoksa seyyar satıcının plaza hayali bu kadar dalga konusu olmazdı. her hayalinin güzel olduğuna inanmak, siyasilere özgü bir kişilik bozukluğudur.

herşey geride bırakılmaz. başkalarının alışkanlıklarına ses etmeyecekleri yerlere gitmek istersin. problemlerini de beraberinde taşırsın, hiç bir şey değişmez. alışmadığın tepkiler, önyargılarını besler. trinidad&tobago'ya yerleşsen bile, yüzüne gülenin arkandan seni çekiştirdiğini düşünmek sana ait bir kalitesizliktir çünkü. kutuplardaki o ışıklı gökyüzü manyetizmanın eseridir, ama her yerde bunu söyleyemezsin. insanlar bilmediklerine bağlanıp, bildiklerine bahane üretirler.

herşeyi geride bırakmak, uzaklaşıp gitmek bir yerlere bağlı olmayan, ritimsiz insanlara mahsus bir şıklıktır. onların üzerinde güzel durur. durmadıkları için bırakıp giderler, gidecekleri günü düşünüp köşelerinde hülyalı bakmazlar. sen çaycının seni tanıdğı için şekersiz getirdiği çayın üzerine düşünmezsin. bunun üzerine düşünsen bile cebindeki para seni azami babanın evine götürür. başladığı yere geri dönmek sadece bumerangların cv'lerine gururla yazdığı bir şeydir.

sokaktan birini çevirip, "bayım, siz çok iyi bir insansınız." diyeceğim. dayak yemezsem haber ederim. ben alıştım sessizce kayıp giden insanlara. mideme taş oturtanlara müteşekkirim, azla yetinmeyi öğrettiler. bir başkası hayatı boyunca iyi olduğunu söyleyecek birini bekleyecek, kafası yukarda gezecek. bu hayal bana özgü bir iyimserliktir.
 
konyalıydı ve herkes teravih kııyordu.


31 Mayıs 2012 Perşembe

Edward Said'in Entelektüel'i

5/31/2012 10:06:00 ÖS Posted by mistrafantastic No comments

Edward Said'in Entelektüel'i, sürgün, yabancı(çevresine ve insanlara), marjinal(çağına göre). Edward Said gibi sürekli gezen, çevresindekilere karşı duyarsız olmayan ve tutumlarını belli prensiplere göre almaya çalışmış bir insandan beklenen bir kitap.

Tamamı Said'in konsferanslarından ve panellerinden alınan yazılarda, oldukça farklı tanımlara göre çıkarsama yapılmış. Bunun yanında farklı coğrafyalardaki durumlara göre bu çıkarsamalar değerlendirilmiş, kitabın yazıldığı zamana göre güncel denilebilecek örneklerle tasdik edilmiş.

Said'in genel çerçevesini çizdiği enetelektüel tanımı ise şu çerçevede:

Sürgün: İnsanın doğal ortamından uzaklaşmadıkça ya da bu elinden alınmadıkça rahatlığını koruyacağını söylüyor. Entelektüel'in rahatsız olması gerektiğini ve bunun algıları açacağına inanan Said, İran devriminden sonra ülkesine dönen bir kaç aydının yaşadıklarıyla bu savını desteklemiş. Önceden İran'daki otoritenin yapyıklarına karşı iyi tutumlar sergileyen bu aydınlar, sürgünden dönünce otoritenin yaptıklarına daha göz yummaya başlamışlar.

Yabancı: Sürgün olan aydının yeni bulunduğu ortamda kendini yabancı hissetmesi ve tutumlarını buna göre oluşturması, öte yandan içinde bulunduğu ortamın otoritesini rahatlıkla sorgulayabilecek halde kalmasını sağlıyor Said'e göre.

Marjinal: Said'in marrjinal tanımı, daha ziyade sözünü çekinmeden söyleyebilen ve bunun geleneklere uygun olup olmamasını takmayan kişi çerçevesinde. Bu da entelektüel'imizin rahatsızlığı ve algılarının açık olması sayesinde yanlışları söyleyebilecek durumda olması manasına geliyor.

Entelektüel salt iyi ya da kötü değildir. Said iyi ve kötü algılarının milletten millete ve gelenekten geleneğe göre değiştiğini söylüyor. Bunun çağdan çağa dahi değişebildiğini aynı aydının faklı senelerde halktan ve otoriteden aldığı tepkileri önümüze sererek güçlendiriyor. Medyanın yönledirmesini ve otoritenin baskıcı tutumlarının da iyi ve kötü algısında değişiklik yaptığı göz önüne alınırsa Said bu noktada çok da haksız değil. O yüzden salt iyi ya da kötü olmak enelektüel'in amacı olamaz.

Said entelektüelin olayları dini veya tinsel olmayan şekilde değerlendirmesinin gerekliliğini vurguluyor. Bunun entelektüel'in bağımsızlığını ve obkeltifliğini etkileyebileceğini belirterek, önyargılardan arınarak olaylara bakılması gerektiğinden dem vuruyor. Keza milliyet konusundaki görüşleri de bunu destekler nitelikte: Sırf geldiği milleti yermemek adına gelenekte olan ya da oluşmuş yanlıştan bahsetmemek yanlıştır.

Politika entelektüelin uzak durması gereken alanlardan biridir. Halk içinden biri olan (aynı zamanda halk için yabancı, halka yabancı değil) entelektüel, halka karşı hükümetin ya da otoritenin yanında bulunmamalıdır. Entelektüel bağımlılılarından dolayı doğruyu belirtemeyecek durumda olduğunda vasfını ve geçerliliğini yitirmesi manasına gelir: O sadece iyi nutuk atabilen ve halkı yönlendiren biridir artık.

Entelektüel'in ne zaman entelektüel olduğu ya da kimin entelektüel sayılıp sayılmayacağı noktasında literatürde bulunan bir çok tanımı veren Said, kendi entelektüel tanımını kitabının başlığında da verdiği ve yukarıda da açıkladığımız tanımlar üzerine kuruyor. Çoğu yerde kendinden de örnek vermekten çekinmemiş. Bunun anlatımı güçlendirdiğini belirtmeden geçmeyelim.

Elbette tukardaki kavramların dolaylı olarak refere ettiği bir kaç kavramdan bahsetmek gerek. Bunlar entelektüelin uzmanlığı, kişiliği, yanılabilmesi ve zamanına ait insanlar olmaları gerektiğidir.

Kişi sadece kendi alanında uzmanlaşarak entelektüel olamaz. Farklı alanlardaki sorunları görmesi, aynı zamanda bunları dile getirmesi, bunların pratikte karşılığının hemen olup olmamasından önemlidir. Zira entelktüel belirttiği ya da gördüğü haksızlıkları dile getirerek bunların çözümü yolunda ilk adımı atmış sayılır. Hemen karşıklık bulması mümkün değildir, zira bu görüşler marjinal olabilir, otorite tarafından yasaklanmış olabilir, gelenekle uyuşmadığı için bir kenara atılabilir. Ama entelktüel tüm bunlara rağmen görüşünün arkasında durmaya devam etmeli ve gördüğü yanlışlık ortadan kalkıncaya kadar bunu sürdürmelidir.

Öte yandan entelektüel kendisinin yanlışlanamaz olduğuna inanmamalı, farklı görüşlere açık olmalı ve bunları değerlendirmesini bilmelidir. Her türlü bilginin güvenirliliği tartışmalıdır entelektüele göre, kendi çıkarsamaları da gözönüne aldığı postülalardan biri yanlış olduğunda yanlış olacaktır. Hatasında ısrarcı olmaması gerekir.

Entelektüel zamanın insanı olma özelliğini taşır: İçinde bulunduğu çağın sorunlarına çözümler üretir ve yeni ufuklar açar. Buradan entelektüelin kendisini takip eden çağda görüşlerinin tamamen yanlış olacağı sonucu çıkmamalıdır. Zira bulunan bir çözüm, o çözüm yanlışlanana ya da yanlış süreçlere neden oluncaya kadar kullanılır. Öte yandan entelektüelin kendisinden sonraki çağda hatırlanma gerekliliği yoktur. Zira Said'in yaptığı tanım da bunu gerektirmiyor.

Kitapta Edward Said'in kendisinden bahsettiği kısımlarda, bariz bir hayal kırıklığı ve sürgün hissini belli oluyor. Ama bunun kitabın objektifliğini etkilemediğini belirtmek gerek. Kendine verdiği referanslar konferanslarda gelebilecek soruların cevabı niteliğinde.

Kitabın beslendiği kaynaklardaki çeşitlilik, okuyucunun kitabın tek bir ağızdan veya yönden bahsetmediğini, olası tüm tanımların değerlendirmeye alındığını görmesi için.

Kitap verilen konferansların metinlerden oluştuğu için, okuyucu bölüm sonlarındaki sonuçlarla yetinmek durumunda. Kitap Said'in bahsettiği entelktüel'in üslubuyla yazılmış. Kendi fikrini empoze etmeyi değil, araştırmayı teşvik edici nitelikte bir çalışma. Nihayetinde entelektüelin fiziki ya da ölçülebilen niteliklerinden ziyade daha genel ama sınırları belli olan bir tanımla entelektüel'in bizatihi kendisini kendisine tanımasına ve duruşunu belirlemesine kolaylık sağlama amacı taşımakta. Bu aynı zamanda, kitabın yazım üslubundan ve duruluğundan dolayı, sokağa entelektüel'i tanıma fırsatı vermekte.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

0.6 ucu olan var mı?

5/30/2012 11:38:00 ÖS Posted by mistrafantastic 5 comments

babamın tez yazdığı masanın yanı başındaki sandalyede dizlerim üstünde yükselerek yazmasını incelerdim. o zamanlar bile meşhur olmayan 0.6 tombo uçları [mor renkli] ile tombo kalemini [çabuk bozulurlardı, allah affetsin] dolduruşunu, a4 ün dörtte biri boyutunda olan kağıtlardan yeni bir tanesini çekişini, annemin zamanı sekmeyen şekilde getirdiği sütlü kahveleri, sürekli kullandığı kitaplara yaptığı şeffaf kaplıkları, hemen hemen iki saatte bir düzenli olarak gözlüğünü silişini ve benden ve pencereden gelen sesslerden rahatsız olmayarak yazışını hatırlıyorum. soru sormazdım babama, o da çok nadiren bana seslenirdi bu çalışma saatlerinde.

babam o ufak kartonlardan kesip biçerek bana ve kardeşlerime at arabası sair türlü şeyler yapardı, diğer kardeşlerim onları sürekli oyanamaktan bozarken [bana o zamanlar bile babamın bir lüfuymuş gibi gelen] kitaplıktaki kendi köşeme koyardım onları. taşınırken annemin kendisinin o kadar gereksiz eşyasının yanında, benim bir poşette sakladığım ama kaybolan bu maketlerin akıbeti meçhul.

istanbuldan ev eşyamızdan daha fazla olan kitaplarımızı alıp van'a gittik daha sonra. sağı solu yıpranan kitapları tozunu alarak o beyaz kitaplığımıza yerleştirdik. artık kendime ait bir masamın olması nedeniyle kitaplıktaki o köşeden mahrum kalmıştım. annemin düzenli elişi saatlerindeki boşluğundan faydalanıp, babamın çekmecelerini binbir özenle ve dikkatle inceler, aynısını kendi masamda yapmaya çalışırdı. tabii ki babamın el oyması ahşap kalemliğini van'daki rus pazarında bulamamamın yarattığı hayal kırıklığı nedeniyel, kendime hiç yakıştıramadığım bir kalemlikle yoluma devam ettim.

akşam saatlerinde babam odasına çalışmaya çekildiğinde, televizyon izlemeyi anında kesip odama geçerdim. kitaplığımdan bir kitap çekip okumaya başlardım, babam gibi altını çizerek, ama neden ve niye olduğuna çok da dikkat etmeden. o zamanlar doğumgünlerinde hediye olarak gelen kitaplara olan sinirimi ise kendi kitaplığımın yamuk duruşunu düzeltmek için kitaplığın altına koyardım. elimde okunmamaış kitap kaldığında babamın kitaplığında bir yolculuğa çıkardım: anlamasam bile bir düzeni olduğuna inandığım bu kitaplıkta kendine özgü sırtlarıyla sürekli dikkatimi çeken kitaplar arasında. başında kendisini izlememden rahastsız olmayan babam ise [bu gezinmelerden rahatsız olsa gerek] yanıma gelip bir kaç kitabı eliyle bulmuş gibi çeker ve kitapların tanıtımı yaptıktan sonra odama çekilmemi beklerdi.

neden sonra babamın kitaplığındaki tüm kitapları okumadığını öğrenince hayal kırıklığı soslu bir duygu yaşamıştım adını koyamadığım. babam sürekli eve elinde kitaplarla gelirdi, sadece ben gelip kitapların ne ile alakalı olduklarına bakıp onları nereye koyacağıma dair direktiflerimi aldıktan sonra kitaplığa yerleştiridim onları. babam bu süreçte, a4 kağıdın altına yerleştirilmek suretiyle çizgisiz kağıda düzgün yazmamı sağlayan kağıtlardan sürekli tedarik etti bana. paragraf çizgisi ve kağıt boşluğu bile eş geçilmeden.

babamın değişmeyen el yazısı ve imzası, tombo kalemi ve karton kağıtlardan uzaklaşacağım, liseye başlacağımın ve evden uzaklaşacağımı ilk anladığım an, babamın ahşap kutularından birinden eski çakmaklarından birini ve bir kalemini aşırmıştım.

liseye gitmek için van'dan ayrılacaktım. bir önceki gün babam beni de yanına alıp kırtasiyecisine [her meslek erbabından mutlaka tuttuğu biri vardı.] götürdü. bir adet 0.6 tombo kaelm, bir kutu uç ve kendisininde kullandığı kalemlerden aldı bana. rus pazarından da el oyması güzel ahşap bir kalemlik aldı. sonra o kalemliğin yurttak işlevsizliği üzerine tüm aile bireylerinin oy çokluğuyla karar veriliğ, ilerde bir masam olduğunda almam kaidesiyle meçhul bir yere kaldırıldı.

evde sürekli olarak gerçekleştirdiğim rutinlerden biriydi, anlamsız bir şekilde yazmak. liseye gittiğim ilk gün etüd odası denilen yerde kaleme ucu yerleştirip, kağıdı önüme çektim. belki de hayatımda ilk defa önümde uzanan o kağıda hiç bir şey yazamadım.

eşyalı kiralanan odalar *

5/30/2012 12:24:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic 1 comment


gerçeği, yanlızca gerçeği söylemeyeceğime dair yemin ediyorum.

sorun acının yaşamı nasıl daralttığını anlamaktır. ölüler bu yüzden naziktir ve yarenlik edebilirler. ayrıca ölmüş olmak yaşamın gerçekle bağıntısı bakımından neredeyse bir avantaj oluşturur.

bir insan bulutları neden sever anlamadım bir türlü. aslında o neredeyse bir harabe, ama içinde hâlâ göktaşlarının yoğunluğuna ve onun geldiği toprağın gücüne dair sesler var. açıyı biraz değiştirirsek, yaşamın kendisi demek olan adaletsizliğin kefareti. o sonsuz değil, ona bağlı olan hiç bir şey de sonsuz değil aslında. dünyada üretilen, sonsuza dek sürecek hiç bir şeyin olmaması sonsuzdur. heved.

sesi içimde kapalı bi' şarteli kaldırdı. bunu ona anlatsam anlayamaz, karşıtlar birdir, doğru ve yanlış hariç. ölümlü kendisini ötekinin figürüne yansıtarak kendisinin bilincine varır. insan, bir şey olmadan önce bir sorundur. söz konusu sevgi ise keşfedilebilecek tek şey çıktığımız kıyı, geldiğimiz kıyının aynı olması durumudur. tanımlar bitti.

yeniden doğuşlarımıza bir sınır koymamız gerek. her yeni kişiyle yeni birisi olmuyoruz.yapmamız gereken bunların yinelenmesinden sıtkımız sıyrılmadan, yakayı, paçayı - artık elimizde ne kaldıysa - kurtarmak. nihayette, kendimizin bir daha doğmayacacağımıza emin olmamız gerek.

"ona uygun kara kaplı bir kitap bakıyorum." soruyu tamamen görmezden gelen shopenhauvervari kahraman bana şöyle demişti: "neden insanlar, sanki özgürleri söz konusuymuş gibi kölelikleri için savaşırlar? çağınız, sistematik olarak uğranan hayalkırıklarınıza dair bir başyapıt. mutluluk kişisel bir sorun olmaktan çıktı. her şeyi kenara bırakıp, insanlar aynı hatalara düşmesinler diye kütüphanelerinizi yakmanız gerek. parıltılı ama eğreti bir başlangıç yapabilirsiniz belki." kitabı bulup bana verdi, tam bir yalnızlık içinde geçen yaşamından sonra alkışlar tezahüratlar içinde öldü.

20 Mayıs 2012 Pazar

pazar mesaisi

5/20/2012 04:39:00 ÖS Posted by mistrafantastic No comments

bir alıntı:

"çağın gürültüsünden Allah'a sığınırım."
- cengizhan konuş.

bir görsel:

dream noise, dholl, deviantart.

bir blog:

blaog.org: http://blaog.org/
bir şiir:

Öldüğüm gün taşınırken tabutum
Acı duyacağımı sanma bu dünyanın ardından.
Ağlayarak, yazık oldu, diye konuşma
Yok oluyorlar mı batınca güneş ve ay
Ölüm sandığın şey aslında doğuştur
Zindan gibi görünür mezar
Oysa ruh, özgürlüğe kavuşur
Hangi tohum büyümez ekilince toprağa
İnsan tohumundan şüphen mi var yoksa?

meşa selimoviç.





bir şarkı: U N K L E ft Moby - God Moving Over The Face Of The Waters


18 Mayıs 2012 Cuma

meşru kurgular

5/18/2012 12:09:00 ÖÖ Posted by mistrafantastic No comments

"özleyerek çok vakit kaybediyoruz, kavuşmamız lazım."

iyi ya da kötü diye bir şey yoktur. güç vardır. elde edilir. aynı zamanda iyilik ve kötülük birbiri ile çelişmez. düalite bütünü anlama yollarından biridir.

kendine hiç varolmamış gibi davranabilir misin? her erkek, hayatının belli bir döneminde baba katili olmayı meşrulaştırır. japon ritmiyle kurdeşen döktürmek gerek.

daire dört köşesi olmadığı için bir dairedir. onu kareye dönüştürebilirsin. ama daire kendiliğini yitirir. o yüzden kendini değiştirmeye çalışmadan önce iki kere düşün. kendin kendi koyduğun kurallara tabii değilsindir. onlar dışardakilerin "sen"inle alakalı "şey"lerde uyması gereken kurallardır. başkasının manastırına kendi kurallarınızla giremezsiniz.

bazı insanlar var hayatımda, bir türlü atamadığım kalemler gibi. bilinçaltının ahırlarını temizlemek gerek. o kadar çok hayvan var ki içerde, o kadar çok lüzumsuz düşünce ve ekstra. yalnızca düşünülebilir olanın gerçekliği yoktur. o yüzden temizleyip gitmek gerek. her şey bir yana, hayal görmeyi bırakalım, asla gözümüzün gördüğünün ötesini göremeyiz.

sadece bir tavır olarak emin gözüküyoruz. o yüzden yazınsal hümanizmden muzdaribiz. hümanizm bizi öldürüyor, hastayı kaybediyoruz bebeğim.

8 Mayıs 2012 Salı

çay kaşığı gümüş eğrisi bir ölüm alameti gibi çarpık yansıması

5/08/2012 11:26:00 ÖS Posted by mistrafantastic 1 comment

murat abi buradaydı.

kafiyeden uzaklara kaçtım
yetmedi cümleleri devirmedim
yalan yok
herşeye izin verilmiş.

kenara çiziktirirsin bazen
yarım kalır
her şeye rağmen her şey için
akşam olduğunda eve dönmelerim
dizlerimde çim izleri.

karşının insanıyım ben
üstüme düşmeyin bu kadar
birer birer gelin
rollerinizi paylaştırırım ben
akınızı karanızı ayırıp.

beş adam görüyorum
eli alnında
yüzü yerde
gözlerini kapatmış
ayaklarını izliyor
üzerinde iki paçavra.

- kalemi kırıp okula gittim bugün.

11 Nisan 2012 Çarşamba

"yazdığım senaryolar anlatsın seni."

4/11/2012 02:59:00 ÖS Posted by mistrafantastic 1 comment
delilik alameti diyorlar. susuyorum. korktuğumdan değil, gripin ağrılarımı geçiriyor çünkü. trenleri seviyorum, onlar beni okula götürüyor. annemin dizlerinde sallanmadığımdan beri kötü rüyalar görüyorum.
sormayın bana diyorum, ben senaryo yazmıyorum. her şeyin daha iyi olduğu bir yere gitmek istiyorum. en iyi olduğu yere değil. her şeyin biraz daha iyi olmasına ihtiyacım var sadece. annelerin babaların değil, eriklerin martta olgunlaşması gibi. çocukların öğretmelerini biraz sevdikleri ve ders sürelerinin yarım saati aşmadığı.

okulu bırakıp yurtdışına kaçasım var. bu plan da tutmazsa tüm ansiklopedileri yakıp güneşe çıkmak istiyorum. bilgi olmadığı zaman daha mutlu insanlar, farkında değiller. bugün çarşamba. pencereden görünenler ilgimi çekmiyor. kör testerler var. ağaları kesiyorlarlar. onlardan kağıt oluyor, senaryo yazılıyor, o senaryolar seni anlatamıyor. kağıtları yakınca ağaçları da yakmış sayılıyoruz, senaryolar film karelerine hapsoluyorlar. 

kafamı yere eğiyorum sanki altımdaki levhaların hareket edişini görebilecekmişim gibi. her şey birbiri üzerine biniyor, dağlar oluşuyor.  öğrenciliğim uzun süren bir hastalık. geçmiyor. duruyorum. dünyam benim dışımdan dönüyor, sürekli bir tutamak arıyorum. bulamayınca düşüyorum. kendim kendimi farkediyorum, babamı hatırlıyorum.

diyorum ki babama, "oğul olmak nasıl bir duygu?", "baba olduğunda anlarsın" diyor ve telefon kesiliyor. hayallerde bile kapsama alanı var. yüz yüze gelmediğimiz için şanslıyız. yoksa nice olurdu halim? babalar ve rencide ruhlar.

kussam rahatlayacağım.

6 Nisan 2012 Cuma

kendi içine düşenler ansiklopedisi.

4/06/2012 11:58:00 ÖS Posted by mistrafantastic 2 comments
bir kitaba roman demeniz sadece sizi bağlar. onun nasıl okunacağına siz karar vermezsiniz. belki bazı türlere yakın olabilir, ama o türün tüm özelliklerini taşımaz. bu "selman bayer kitabı"nın en güzel özelliklerinden biri. nasıl okuyacağınıza göre değişiyor çehresi.

öncelikle Hayâli çok güzel anlatmış, nerede duracağını güzelce seçmiş ve tüm manzarayı önümüze koymuş. tüm susuzluklarından, yüm beklentilerden, tüm boşa çıkan umutlardan ve kendi içindeki tüm kavgalardan bahsetmiş. öyle de olmalı, ne kadar severseniz sevin tüm hayatınız bir kişi olmaz, hele bu çağda.

açılış sahneleri ve kapanış sahneleri hiç tutmaz zaten, babalar oğullarına eziyet edeler ve geceleri uyumamak gösterebileceğiniz ilk başkaldırı olur, sonra sessiz sakin içten büyür içinizdekiler. bir noktada patlarsınız, hemen ardından bir şüpheye düşersiniz, sonra devam edersiniz. daha ilk kendi başınıza yaptığınız işte geri dönmek olmaz diye. sonra kendi kendinizi yıpratmamak için yaptıklarınız, dönemeyişleriniz sizi yıpratır.

sonra selman abi, sessizlikten bahsetmiş. susmanın güzelliğinden. insan düşünmemek bile istiyor ya, ondan da bahsetmiş. irili ufaklı aldığımız bir sürü karardan, bunların durumundan, hayatı kaçırmaktan ve korkusundan, değişim korkusundan bahsetmiş. bir tırtılken gördüğü dünyayı, peteğe girip çıktıktan sonra uçamayı bilen genç bir arı ne kadar dünyayı tanıyorsa o kadar tanırmışız hayatı, belli bir dönemimizde. sonra uçmaya alıştıkça bulaşırmış işler tepemize: çalışmak, sorumluluk, insanlar, -mış gibi yapmalar ve daha nicesi. buz dağının görünmeyen kısmında hep iyi cevaplar saklarmışız biz.

bir kapıyı kapattığınızda arkasındaki her şeyi, gittiğinizde de geride kalan mahallenin hepsini geride bırakırsınız ya, ondan herkes çocukluğuna dönmek ister. orada kalan iyi şeyler için. iyiden çok kötüler vardır: bize tutamaklıktan çok ayakbağı olan insanları geride bırakıp her şeye yeniden başlamaya yorgundur insan. ondan dönemeyiz, gidemeyiz hemen karar alıp.

her apartman dairesi gibi, her kitabında yönü vardır. bu kitap müstakil bir ev ama sanki kuzeyinin önü yola baktığı için daha çok kullanılmış. sıcak yanları da eksik edilmemiş.

selman abi, ilk romanında kendi önünü açmış aslında. hesaplarının kapatabildiğini kapatmış, kapatamadığıyla da kendi hesaplaşacak anlaşılan. istediği kadar otobiyografik olsun, tüm kitabın tefsiri bana kalırsa "asr'a and olsun ki insan hüsrandadır."

ki aslında içinde emirsultan camii geçen bir kitap bu. mahalleden, ailede geri planda kalmış insanlardan, öğretmenlerden, babalardan, pederzedelerden, oğulzedelerden, mesneviden bahis açan, açtığı bahsi kapatan. kitap kahramanı olmayı, kendi hayatının başrolüne tercih etmemiş bir insanın hikayesi.

okumak güzel bir emirdir. uymak gerek. ben üç kere uydum bu kitap için. allah kabul etsin.